Sinirlenmek Güzeldir, Şiddete Dönüşmesini Engellediğimiz Müddetçe

       Stres ve sinir durumları ile başa çıkma yöntemimiz farklılık gösterir. Göstediğimiz farklılık ve tepkiler de, kişilik oluşumumuz ile kendimizi tanımlama şeklimizde büyük rol oynar. Güzel duyguları kabul edip onlarla gurur duymak kadar sinir ve stresimizi de kabul etmeliyiz. Sinirimizi, stresimizi ve bunların varyasyonlarını dışarı vuruşumuzu elimizden gelen en güzel yolla yapmalı ve sonrasında seçtiğimiz yoldan da gurur duymalıyız. Etrafınızda sevincini, heyecanını veya mutluluğunu paylaşan, bunları farklı yollarla gösteren sayısız insan görmüşsünüzdür. Ya da üzüntüsünü bir şekilde dışarıya yansıtan ve bunun için yardım talep eden. Mutlu olduğumuzda, güzel haber aldığımızda veya üzüldüğümüzde eşe dosta çiçek, yemek veya küçük süsler dağıtıyoruz peki sinirli veya stresliyken neler yapıyoruz?

        Çalıştığım kurumda günümün en az 6 saatini stres bozukluğu yaşayan çocuklarla geçiriyorum ve karşılaştığım deneyimler bana bunun üzerinde düşünmek için çok yardımcı oluyor. Duyguları tanımlamayı ve onları kabul etmeyi öğretirken, olumlu duygular kadar olumsuz duygulara da yer veriyoruz. Hatta kurumumuzdaki çocuklar olumsuz duyguları yanlış dışa vuran anne babalara veya çevreye sahip oldukları için olumsuz duygular üzerinde daha çok çalışıyoruz. Özellikle sinir, stres, kaygı, üzüntü gibi iç içe geçmiş duyguları ayırmak ve bunları isimleri ile etiketlemek bizim için çok önemli. Duygularımızı etkiledikten sonra, kendi fiziksel ve ruhsal durumumuza göre başa çıkma yöntemleri bulmalıyız. Son olarak da duygu etiketimizi ve bulduğumuz çözümü çevremizdeki kişilerle paylaşıp onları olan biten hakkında bilgilendirmek, duygularımız durulduğunda devam edeceğimiz ilişkiler için önem taşıyor. Yaş ve cinsiyet fark etmeksizin uygulamamız ve kendimize göre çeşitlendirmemiz gereken bu yolları çocuklara da anlatıyoruz.

      Yolları çok güzel uygulayan iki çocuktan sizlere kısaca örnekler vermek istiyorum. 8 yaşlarında ileri derece stres bozukluğu olan bir oğlan çocuğu bunlardan bir tanesi. Ailesinde gördüğü şiddetin dışa vurumunu tabi ki şiddet olarak gösteriyor ve başı sıkıştığı her an bu kısa yola kaçmak istiyor. İlk olarak sahip olunabilecek tek duygunun şiddet olmadığını, duygularını iyice yokladığında aslında içinde kaygı, stres, hayata karşı üzüntü gibi farklı varyasyonların da olduğu uzunca bir süre anlatıldı. Daha sonrasında ise bütün bu duygularını hissetmesinin çok doğal olduğu söylendi. Eğer bunları sadece söylüyor olsaydık, kesinlikle bir etki etmezdi. Bu sebeple uygulamaya da geçirmeliydik ve kurumumuzda bunun için çok güzel bir ortam vardı. Bir akşam yemekten sonra erken yatacak olmasına sinirlenen aynı çocuk çığlıklar atmaya ve eline geçen objeleri fırlatmaya başladı. Etrafınızda sinirini gösteren birisini gördüğünüzde ondan kaçınmak veya içinizdeki siniri göstermek gibi yollar karşınıza çıkar. Diğer çocuklar da tabi ki bu yollar arasında seçim yapmaya başladılar. Asıl sinirli olan çocuğu zar zor da olsa karşımıza alıp konuştuğumuzda, bütün gününü sadece ona verilen sorumlulukları yerine getirmek için harcadığını, hiç oyun oynayamadığını ve şimdi de uyku vaktinin geldiğini söyledi. Bu durum onu sinirlendirmiş çünkü kendi mutluluğu ve isteklerini yapabildiği bir gün geçirememişti. Aslına bakılırsa kesinlikle haklı bir isyandı çünkü sahip olduğu enerjiyi aktarmak istediği çok daha farklı yerler varken yetişkinlerin verdiği sorumluluklarla boğuşmuştu. Bunun sonucunda biz de onun benim sorumluluğumda enerji ve sinirini atması için tasarlanmış odamıza gitmesini çözüm olarak bulduk. Bu oda bütün yerleri ve tavana kadar bütün duvarları koruma minderi ile kaplı ses yalıtımına sahip bir yer (gerçek fotoğrafına sahip olmadığım için internetten bulduğum bir benzerini sizinle paylaşıyorum aşağıda. Böylece canlandırmanız çok daha kolay olacaktır). İçerisinde kocaman bir kum torbası, plastik top ve iki sünger sopa haricinde hiç bir şey barındırmıyor. Bizim karşılaştığımız sorun için 15 dakika yeterliydi ama çocuğun sahip olduğu sinirin sebebi miktarı gibi faktörler baz alınarak süresi değiştirilebilir. 15 dakika boyunca ikimiz odanın içerisinde onun istediği sinirini ve enerjisini dışarı vurabileceği her aktiviteyi yaptık. Kum torbasına yumruk atmak, duvardan duvara koşup tavana tırmanmak, güreşmek, plastik topa var gücümüzle tekme atmak, koşarak kendimizi yerlere atmak ve bunları yaparken kahkahaya dönmeye başlayan çığlıklarımızı da ekledik. 15 dakika bittiğinde, terlemiş ve yorgunluktan yürüyemeyecek hale gelmiş, bir an önce uyuyup dinlenmek isteyen ama kahkahalarına devam edip kendince neşeli hikayeler anlatan bir çocuk vardı karşımızda.

      Diğer bir çocuğumuz ise 10 yaşında, okul başarısı biraz düşük ve okulu sevmeyen bir kız çocuğu. Yaptığı ödevi çok hızlı bitirmek istediği ve el yazısını kesinlikle sevmediği için yazma ödevleri gözünde çok büyüyor. Ödev tamamen el yazısı alıştırması olduğu ve asıl amaç güzel yazmak olduğu için kendisini ister istemez zorlamamız gerekiyordu. İlk yaptığı ödevde bütün yazıları birbirine karıştığı için kocaman bir A4 boyutundaki ödev silinmiş ve ikinciye yaptığı ödev de gerekli düzende olmadığı için üçüncüye yapması gerektiği kendisine söylenmişti. Diğer arkadaşları çoktan ödevlerini bitirmiş oyun oynarken, ödevini silip en baştan yapması gerektiğini duymak tabi ki onu sinirlendirmişti. Bu üzücü haberi benim ona vermem gerekiyordu ve dizlerimin üzerine çöküp göz teması kurmaya özen gösterdim. Ödevinin onaylanacağını ve arkadaşları ile oyun oynayacağını uman bu kız çocuğunun üçüncüye aynı ödevi yapması gerektiğini duyduğu anda gözlerinden alev topu fışkırdı. Avazı çıktığı kadar bağırmak için azını açtı ve sonra durdu. Derin bir nefes verdi ve şu cümleyi kurdu “Özge, bütün günüm okulda geçti, bu yetmiyormuş gibi en az o kadar saati de bu ödevi güzel yapmaya harcamamı bekliyorsunuz. El yazımın güzel olmadığını ve bu ödevden keyif almadığımı bildiğiniz halde beni zorluyorsunuz. Ödevi düzgün yapana kadar burada oturup kalacağımı biliyorum ve yapmam lazım. Ama şu an sadece sana, ödeve ve el yazısı saçmalığına sinirliyim. Dışarı çıkıp bağırmama izin verirsen daha iyi yapmayı denerim.” Aslında bu sözlerden sonra izin vermemem olanaksızdı çünkü yaptığım bir ödevin saçma bir bilgisayar sıkıntısı yüzünden yok olduğu ve uykumdan feragat ederek bitirmem gerektiği bir geceyi hatırladım. İçimden tek gelen okuluma, bilgisayarıma ve ödeve sinirlenmek bağırmak, çığlık atmaktı. Ona 5 tane uzun çığlığın yeterli olup olmayacağını sordum. Kendisi de eğer yeterli olmazsa gelip daha fazlasını talep edeceğini söyledi ve aramızda anlaşma el sıkışmasını yaptık. Montunu giyip bahçeye çıktı. Kimseyi rahatsız etmeyeceğini düşündüğü bir uzaklığa gittikten sonra bana bakarak çığlıklar atmaya başladı. Üçüncü çığlıktan sonra yüzü gülmeye başlamıştı ve ayakları ile yerdeki dökülen yapraklara da tekmeler atıp havanın tadını çıkartıyordu. Çığlıkları bitince geldi, yeterli olduğunu söyledi ve teşekkür etti. Sonrasında ise yapabileceği en iyi el yazısı ile ödevini bitirdi.

    Anlattığım iki olaya kısaca bakacak olursak. Bence kendileri için çok güzel yollar bulmuş iki çocuğu görüyoruz. Sinir ile başlayan davranışlarını kahkahalara ve güzel kısa anılara nasıl çevirdiklerini görüyoruz. Bana bakarak sinirli olduğunu söylemekten çekinmedi çünkü sahip olduğu duygunun sadece o andan kaynaklandığını kendisi de biliyordu. Sinirini doğru ve etrafa karşı zararsız bir şekilde akıtmalarına izin verdiğimiz için kin haline getirme gereği duymadılar. İçlerinde kalıp katılaşmasına izin vermeyip enerjiye çevirdiler. Ve bütün bunları yaparken etraflarındaki kişilerin onları anlayacağını, yargılamayacağını ve sonrasında sürekli olanları onlara hatırlatmayacağını biliyorlardı.

    Diyeceğim o ki, ilk olarak sahip olduğunuz her duygunun çok doğal olduğunu kabul edin. Siz nasıl bunlara sahipseniz etrafınızdaki kişilerin de sahip olduğunu unutmayın. Kendinize yollar keşfedin ve hepsini sonunda kahkahalar ile değiştirin. Taşımak zorunda olduğunuz bir sürü hayat yükü omuzlarınızdayken, içinizde kendinize ve başkalarına karşı katılaşıp kalan sinirden, stresten oluşmuş kin topları yüklemeyin.

 

59 Saniye Azcık Düşünün, Çok Şeyi Değiştirin

       Sizlere beğenerek okuduğum bir kitaptan bahsetmek istiyorum; 59 saniye. Kitabın yazarı Prof. Dr. Richard Wiseman İngiltere’de bulunan University of Hertfordshire’da psikoloji üzerine akademik kariyerini sürdürüyor. Kitabı bir arkadaşı ile konuşmasından esinlenerek yazdığını belirtiyor. Arkadaşının çok vakit harcamadan kısa sürede uygulayabileceği psikolojik teknikler istemesinden sonra, Wiseman bu konuda çok bir bilgisi olmadığını fark ediyor ve araştırmalarına başlıyor. Kitap da 1 dk’dan bile az vaktimizi alan hemen uygulanabilir küçük ipuçları barındırıyor.

       Kişisel gelişim kitaplarının bolca yazılıp, basıldığı ülkemizde güzel ve kaliteli olanları ayırt etmemiz çok önemli. Bu kitabı benim gözümde güzel yapan en önemli özelliği, bütün uygulamalar için birden fazla değişik araştırma sonuçlarına odaklanılmış olması. Önce soruyu ortaya atıp, sonrasında bunu destekleyen farklı psikoloji araştırmalarına değiniliyor. Her araştırmanın ayrıntılarına bakıldıktan sonra, sonuçlar bir mantık çerçevesinde ele alınıyor ve uygulanabilir metodlar haline getiriliyor. Kitabın dili çok yalın ve sürükleyici. Araştırmalar anlaşılabilir bir düzeye indirgenirken, içeriği değiştirilmeden bırakılmış. Ayrıntılı okumak isteyenler için bütün referansları belirtilmiş.

       Bu kitap hem kendisi için kısa ve anı kurtarmak üzere kestirme teknikler arayan herkese hitap ediyor. Hem de teorik psikoloji eğitimi almış, almaya devam eden bizler için pratikle nasıl birleştirebileceğimizi gösteriyor. Bildiğim bir çok teorik makalenin, hayata ve danışana nasıl uyarlanabileceği konusunda aklımda fikirlerin oluşmasında çok katkısı oldu. Kısaca, ister psikoloji eğitiminin içinden gelin isterseniz de gelmeyin Wiseman’ın sunduğu teknikler sizi bir yerden yakalayacaktır.

Dünya Çocuk Hakları Günü!

         20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü vesilesi ile tekrar dile getirmekte fayda görüyorum;

    Dünya üzerindeki her çocuk eşit derecede sevgiye, özgürlüğe, eğitime ve sağlıklı bir geleceğe sahip olmalı.

      Bunlar çocuklarımızın en doğal hakkı! Farkına varmamız yetmez, çocuklarımıza da öğretmeli ve haklarını korumalıyız.

        Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’yi Türkçe olarak bu linkten ayrıntılı olarak okuyabilirsiniz: https://www.unicef.org/turkey/crc/_cr23c.html

Sessizlik Dolu İzlanda

       Merhaba, kış sessizliğinin yavaş yavaş hakim olmaya başladığı bu günlerde sizlere İzlanda yazından bahsetmek isterim. İzlanda gezimi 2-9 Haziran arasında gerçekleştirmiştim. Yani yaz sıcağında (!) ve gün ışığı 24 saat İzlanda’nın üzerindeyken.

       İlk olarak belirtmek isterim ki ülke haritada göründüğünden çok daha küçük. Bütün ülkeyi çevreleyen Golden Circle adı verilen bir tane karayolları bulunuyor. Bu karayolunu takip ederek istediğiniz şehirlere gidebiliyorsunuz, gayzerler, küçük köyler ve akarsular gibi ülkenin ortasındaki yerlere gitmek için de Golden Circle’dan ayrılan görece daha küçük yolları kullanmanız yeterli oluyor. Ben gezim boyunca doğu,batı ve güney İzlanda’yı ziyaret ettim. Yaklaşık 3-4 saat içinde ülkenin doğusundan batısına gidebiliyorsunuz 🙂 Gezimizi olabildiğince sıcak havalara denk getirmek istediğimiz için Haziran’ı seçtik. Daha sonra fark ettik ki seçtiğimiz tarih ülkenin tamamen gündüz yaşadığı, 24 saat gün ışığını aldığı döneme denk gelmiş. Aydınlığı daha rahat anlatabilmek için aşağıda kendi çektiğim fotoyu sizinle paylaşmak istiyorum. Gece saat 02.00 civarında çektiğim bu fotoğraftan da görüleceği gibi en karanlık olduğunda bile güneşi görebiliyorsunuz.

 

     Seyahatimiz boyunca çadırda kamp yapmayı tercih ettik. Böylece günün her saati uçsuz bucaksız İzlanda doğası ile iç içe olabilecektik. Her gün ülkenin başka bir yerinde sevdiğimiz ve kendimizi güvende hissettiğimiz bölgelerde kamp atarak zorlu 1 haftayı tamamladık. İzlanda’ya gitmek benim çocukluk hayalimdi ve seyahatim boyunca karşılaştığım bütün zorlukları göz önüne aldığımda kesinlikle hayatımdaki en güzel anlardan bir tanesiydi. Şimdi sizlerle karşılaştığım durumlar ve bunların düşündürdüklerini paylaşmak istiyorum.

      İlk olarak İzlanda eklediğim fotoğraflardan da görüleceği gibi tundra bitki örtüsüne  sahipti. Bu da demek oluyor ki ülkede bir iki devlet eliyle ağaçlandırılmış alan dışında hiç bir ağaç, çiçek, orman görünmüyordu. Uçsuz bucaksız yeşil süngerimsi çimenle kaplı ovalar ve kayalıklar vardı. Doğal bir orman örtüsüne sahip olmadığı için vahşi hayvanlarla da karşılaşmadık. Hatta geçtiğimiz çiftliklerdeki atları ve vahşi martıları saymazsak ülkede hiç hayvanla karşılaşmadık diyebiliriz. Kısacası, göz alabildiğine hiçlik içerisinde güneşin hiç batmadığı, yağmur ve rüzgarın hiç dinmediği bir ülke deneyimledik. Güneşin batmaması ve gece-gündüz döngüsünün yaşanmaması ilk 3 günümü çok kötü etkiledi. Kol saatimizden günü takip etmemiz gerekiyordu çünkü biz saatin akşamüstü 6 olduğunu tahmin ederken aslında gece 11.30 olduğunu saatle fark edebiliyorduk. Türkiye’de doğmuş büyümüş benim için bu çok yeni bir deneyimdi. Güneşin bulunduğu konuma göre ortalama bir saat aralığı tahmin etmeye alışmış olan ben, bildiğim hiç bir doğa kanunun işlemediği bir yerle karşılaşmıştım. Hayatta kalmak için en kısa sürede bulunduğum ülkenin  yeni doğal koşullarını ve kanunlarına adapte olmam gerekiyordu. Bunun yanı sıra, uyku düzenim de kendisini şaşırmıştı ve vücudumu sürekli uyanık tutmaya çalışıyordu. Çadır güneş ışığını tutma özelliğine sahip olmadığı için içeri sürekli giren gün ışığı, uykuya dalmamı ve uykuda kalmamı engelliyordu. Vücudum bana gündüz olduğunu ve artık hayata başlamamız gerektiğini hatırlatırken, ben onu bilimsel verilerle susturmaya çalışıyordum. Yıllardır alıştığım, hatta kışın erkenden geliyor diye kızdığım “gece” ye ne kadar ihtiyacım olduğunu anladım. Sağlıklı ve düzenli bir uykunun gece karanlığı ile olan bağlantısını böylesine yaşayarak öğrenmek…

     Bütün bunların yanında, ülke nüfusu çok az olduğu için (2017 verilerine göre 320.000) başkentleri dahil ülkede büyük bir sessizlik hakimdi. En sıcak olan yaz aylarında bile sürekli yağmurun yağdığı ve hava derecesinin 10-11 derece civarında dolaştığı bu ülkede, sokakta eğlenen ve vakit geçiren insanlara rastlamak çok zordu. Ülke genelinde hiç AVM veya büyük markalara ait mağazaları görmediğimi de belirtmek istiyorum. İnsanlar, kapalı alanlarda yaşamayı tercih ediyor, vahşi doğa ise sessiz sakin ve uçsuz bucaksız orada durmaya devam ediyordu. Ülkede hakim olan sessizlik ilk iki gün bana çok iyi gelmişti. Kendimi dinleyebilir, büyük şehrin gürültüsünden, sürekli çalışmamız ve kazandığımız paraları gereksiz yerlere harcamamız gerektiğini vurgulayan reklamlardan, tüketim üzerine kurulu bir kültürden arınabilirdim. İkinci günden sonra, aslında tam da hayalet ettiğim huzuru elde edemediğimi aksine bu sessizliğin beni huzursuz etmeye başladığını fark ettim. Ben günden güne sessizlik, hiçlik ve zorlu doğa koşulları yüzünden mutsuzlaşıp bir an önce ülkeden ayrılacağımız günün gelmesini beklerken; seyahat arkadaşım İzlanda’yı daha da çok seviyor ve kolayca uyum sağlıyordu.

      Bütün seyahat boyunca aynı zorlukları yaşadığımız ve aynı güzellikleri deneyimlediğimiz halde, bu ülkenin bizde oluşturduğu duygular çok farklıydı. Ben doğa koşullarının büyüklüğü ve hayattaki belki de en temel amacımız olan “hayatta kalma” güdüsüne çok daha fazla saplanmıştım. Doğa ile baş etmenin ne kadar zor olduğu ve benim bir insan olarak ne kadar küçük ve güçsüz olduğumu düşünüp duruyordum. Hayatta sahip olduğum bütün amaçlar gözüme tek tek anlamsız geliyordu. Daha geçen hafta yetiştiremediğim ödevim, sahip olmak istediğim yeni laptop, kaç para kazanacağım gibi büyük sorunlarım başka bir dünyaya aitmiş gibi geliyordu. Daha büyük hayati dertlere sahip olduğumun bilincindeydim; güvenli bir yerde çadır kurmak, sakatlanmadan bu geziyi bitirmek, soğuk havaları hasta olmadan atlatmak…

        Kendi kendime düşünürken şu sözü verdim. Doğa ile uyumlu yaşayıp, en birinci amacımı (hayatta kalmak) yerine getirmek haricinde hayatta hiç bir güçlük beni çok fazla etkilemeyecekti. İnsan eliyle oluşturduğumuz bütün zorlukların üstesinden gelebiliriz. Mutsuz olduğumuz bir işte çalışıyorsak değiştirebiliriz, kendimize koyduğumuz hedefler bizi mutsuzluk ve stres batağına çekiyorsa yeni hedefler belirleyebiliriz, ödevlerimiz yetişmiyorsa yeni bir zaman düzenlemesine gidebiliriz… İstediğimiz kadar insan aklı ve teknoloji doğayı yendi sloganları atalım, hala doğa bizden çok ama çok güçlü ve güzel. Kendimize oluşturduğumuz amaçlar ve sorumluluklar hapishanesinden çıkıp, ona kavuştuğumuzda; nasılda başka dünyalara ait dertlerimiz olduğunu fark edeceğiz.

 

Avrupa Gönüllü Hizmeti Almanya Vize Süreci

Merhabalar,

     AGH kabulu aldıktan sonra en sıkıntılı süreç vize ve gidiş hazırlığıdır. Herkesin deneyimi kendisine özgüdür, vize sürecinde benim yaşadıklarımı yaşamayabilirisiniz. Ama süreç öncesi heyecanınızı azaltması ve size yol gösterici olması için kendi deneyimlerimi sizinle paylaşacağım.

     Ben projeye kabul aldıktan sonra, Almanya’daki kuruluşumuz kendi Ulusal Ajansına proje kabulu için başvurdu. Bu Almanya için çok karşılaşılan bir durum. Gönüllü ve gönderici kuruluş belirlendikten sonra, ev sahibi kuruluş proje kabulü ve hibe için Ulusal Ajanslarına başvuruda bulunuyor. Böyle bir durumla karşılatığınızda hiç telaşa kapılmayınız, kabul alamama olasılığı olduğu halde büyük bir oranda projeniz onaylanacaktır. Benim projemin onayı mayıs ayının ortasında geldi ve vize sürecim bundan sonra başladı. Kurumlarınız ve sizin aranızda çok fazla mailleşme olacağı için olabildiğince hızlı başlamalısınız. İlk iş olarak, gönderici kuruluşunuzdan sizin sağlık sigortanızı başlatmasını istemelisiniz. Bu süreç yaklaşık 3 iş günü içinde olacaktır. Sağlık sigortanızdaki numarayı, ev sahibi kuruma yollayıp Activity Agreement ve vizenizi kolaylaştıracak davet mektubunuzu istemelisiniz. Bu iki evrağın orjinaline ihtiyacınız olacak ve yaklaşık 20-30 günde Almanya’dan posta gelmekte. Activity Agreement siz, gönderici kuruluş ve ev sahibi kuruluşun imzalarını içermeli. Bu imzaların ıslak imza olması gerekli eğer gönderici kuruluşunuz ile farklı illerde ikamet ediyorsanız, postanın Türkiye içinde de yol kat edeceğini hesaba katmalısınız. Türkiye’deki kurumunuz da sizin için  Ulusal Ajans’tan talep edilmiş vize kolaylaştırıcı yazı ve kurumunuzun akreditasyonunu, misyon ve vizyonunu anlatan bir dilekçe hazırlamalı. Bu gerekli evrakları topladıktan sonra 2’şer  fotokopisini yapmalısınız. Bu süreçler olurken ev sahibi kurum sizden OLS (Online Language Support) sınavı yapmanızı isteyecek. Almanca olan bu sınavdan aldığınız puan proje kabulünüzü etkilemeyecek ama Almanya’da yazılacağınız dil kursunun seviyesini belirlemede yardımcı olacak.

      Vize randevunuz için İDATA’yı aramalı ve AGH için vizeye başvuracağınızı söylemelisiniz. Eğer konuştuğunuz kişi AGH’yi bilmiyorsa ticari vize başlığı altından randevu almak istediğinizi dile getirin. Burada hemen kendi deneyimimi söylemek istiyorum. Konuştuğum kişi AGH’yi bilmiyordu ve hibeli bir Erasmus Plus uzantısı olduğunu söylediğim için bana eğitim vizesi randevusu verdi. Ben vizeye Ankara’da başvurdum ve tam saatinde oradaydım. Sıram geldiğinde vize başvurumu alacak kişi beni yanlış sıra aldığım konusunda uyardı. Benim için şeflerine sordu ve ne yapabiliriz diye sordu. Ticari vize başvurularını alan görevli kadın geldi ve yanlış vize randevusu aldığım için güzelce beni azarladı. Görevlilerin böyle bir hata yapmayacağını suçun benim olduğunu söyledi.  Vize görüşmesi öncesi gerçekten moral bozucu bir durumdu ki karşılaşmanızı kesinlikle istemem. Randevusuz olduğum için benim evraklarımı alamayacağını dile getirdi ve beni göndermek istedi. Ben de bütün soğukkanlılığım ve kibarlığımla, yaptığım hata(!) için özür dileyip vizeye o gün başvurmamın ne kadar gerekli olduğunu anlattım. Şeflerine sordular ve benim için yarım saat ayırabileceklerini söyleyip, doğru kabine aldılar. Ben ikna edebilmiş ve zamanın uyması sebebi ile vakit kaybetmeden işlemimi gerçekleştirebilmiştim ama kesinlikle doğru başvuru sırası alın, kendinizi telaştan ve moral bozukluğundan koruyun.

        Şimdi başvuruya giderken bize neler lazım olacak? İlk olarak; Eliniz ile doldurduğunuz başvuru formu, biyometrik fotoğraf, pasaport, sağlık sigortanız (Sigorta belgenizde kaç euro’luk teminat verildiği yazmalı, eğer yazmıyorsa sağlık sigortası firmasına mail atarak talep edebilirsiniz. Ben talep ettim ve 3 iş günü içerisinde adıma düzenlenmiş 300.000 eurolu teminat belgesi hazırlandı.), acitivty agreement (içerisinde alacağınız hibe ve konaklama bilginiz bulunmalı), ev sahibi kurumun yazdığı davet mektubu, tam vukuatlı nüfus kayıt örneği, Ulusal Ajans’tan alınan vize kolaylaştırıcı yazı, kurumunuzun bilgilendirici yazısı (yukarıda bahsettiğim), eğer Almanca bir bölümde okuyor ya da mezun değilseniz Almanca bilginizin en az A1 seviyesinde olduğunu gösterir belge (Bundan aşağıda bahsedeceğim), mezun durumundaysanız diplomanız. Bunlar yanınızda olmalı, ben yanımda adli sicil kaydı, ailemin maddi durumunu gösterir belgelerde götürmüştüm ama ihtiyacım olmadı.

     Burada dil belgesi ve diploma ile alakalı kendi deneyimimden bahsedeceğim. Ben dil belgesi istendiğini bilmeden gitmiştim ve Almanca bildiğimi gösterir herhangi bir evrağa sahip değildim. Başvurumu alan kadın benimle kısa bir Almanca mülakat yaptı. Adım soyadım gibi kişisel bilgilerin yanı sıra neden gitmek istediğim gibi soruları yöneltti. Sonrasında ise arkalı önlü küçük bir Almanca sınavı uyguladı. A1 seviyesindeki soruları barındıran bu sınavdaki bütün soruların doğru yanıtlanması isteniyor. Soruların altına el yazınız ile cevaplarını yazmanız isteniyor. Sınav anlama, yazma ve kelime bilginizi ölçüyor.  Eğer A1 seviyesinde (gündelik hayattaki konuşmaları anlayacak seviye) Almanca’nız varsa çok kolayca geçebileceğiniz bir sınavdı. Yanınızda OLS (Online Language Support ) sınav belgenizi götürmeniz işinize yarayacaktır. Ben diplomamı götürmemiştim çünkü internette hiç bir yerde yazmıyordu. Başvuru yaparken başvuru formuma nereden ve hangi bölümden mezun olduğumun notunu aldılar. Eğer diploma fotokopisini eklemiş olsaydım işlerimin kolaylaşacağını söylediler çünkü mezun olduğum bölüm ile yapmak istediğim iş arasındaki bağlantıyı görebilecekler ve bana daha çok güveneceklerdi. Diploma fotokopimi hemen o gün öğleden sonra getirebileceğimi söyledim ama başvuran kadın şimdilik gerek olmadığını gerekirse beni arayacağını söyledi. Ben başvurumu pazartesi günü sabahtan ufak aksilikler ile yapmıştım. Salı sabahı 11 sularında başvurumu alan kadın beni aradı ve tamam bilgilerinizi yazdım hiç bir eksik bilginiz bulunmuyor, diplomanız yok ama sorun olmayacak gibi duruyor şimdi onaylarsanız evraklarınızı yolluyorum dedi. Yani salı sabahı 11 civarında resmi olarak evraklarım yollandı ve aynı hafta cuma akşamüstü 5.25’te Ups kargodan mail geldi. Pasaportum konsolosluktan alınmış bana getiriliyordu. 4 iş günü içerisinde vizem çıktı. Vizemi elime aldıktan sonra bana çıkan vizenin 6 aylık olduğunu görmemle küçük bir şok yaşadım. 1 yıllık vize verileceğini zannediyordum. Hemen salı günü görevli kadının beni aradığı numarayı arayarak direk konsolosluk içine ulaştım ve durumu anlattım, bir yanlışlık olmalıydı. Konuştuğum kişi vizede bir yanlışlık olmadığını Aschaffenburg’a gittiğimde oturuma başvurarak 1 yıllık oturum alacağımı belirtti. Ben de gönül rahatlığı ile kapattım. AGH sürecinde Almanya’da gönüllülük yapan ve benle aynı anda başvurduğu halde 1 yıllık vize alan arkadaşlarım var ki bir tanesi Almanya’daki ev arkadaşım. Aynı ev sahibi kuruluşun farklı projelerinde görev alıyoruz, aldığımız hibe ve konakladığımız ev aynı olmasına rağmen vize türlerimiz farklılık gösteriyor.

     Yani kısacası vize süreci kesinlikle bireysel bir süreç, başka deneyimlerden faydalanmalı ama kendi sürecinize odaklanmalısınız. Gerekli olan evraklar aşağı yukarı aynı olduğu halde, kişiden kişiye ve duruma göre farklılık gösterebilir bunun için telaş yapmaya gerek yok. Ama vize başvurunuzu kesinlikle son aya bırakmayın. Ne kadar çok vaktiniz varsa çıkan problemler ile o kadar kolay başa çıkabilirsiniz.

Kendine Çamur Yaratmak

      Çocuğunuz izin vermediğiniz veya kendisi için tehlikeli olabilecek bir hareket yaptığında ilk tepkiniz ne oluyor? Ya da çok sevgiğiniz arkadaşınız, eşiniz kendisi için yanlış ve kötü bir karar alıyorken sizin tutumunuz ne oluyor? Dünya üzerindeki bütün duygular birbirlerine benzer ama tutum ve bunu gösterme şekli kişiye özgü, biriciktir. Bu yüzden duygularımıza odaklandığımız kadar dışa vurumlarına da odaklanmalıyız. Sevgimizi korku ve endişemizi göstermek için en doğru yol, karşımızdakini çok yanlış bir karar almadan hemen durdurmak mı olmalı yoksa onu sonuna kadar desteklemek mi?

       Çok soğuk ve yağmurlu bir günde ekibimizdeki 6 çocuğu parka götürdük. Parkta kocaman bir kum havuzu, çocukların istediği gibi oynayabilecekleri gemi, fışkiyelerle dolu bir süs havuzu, kaydırak, salıncak ve zıplama alanı vardı. Çocuklara parkın hangi alanı dışına çıkamayacaklarını söyledikten sonra 11 yıllık deneyimli ekip liderimiz ile banka oturup sohbet etmeye başladık. Bir gözümüz tabi ki çocukların üzerinde ama kesinlikle daha fazlası değil. Parkta çocuklarını oynamaya getirmiş en az 10 11 ebeveyn daha vardı. Parkta bulunduğumuz 2 saat boyunca çocuklar özgürlüklerini  ilan ettiler. Hemen hemen parktaki bütün çocuklar ayakkabılarını ayaklarından atıp koşuyorlardı. Geminin ön güvertesindeki halata sarılarak kuma atlıyor kendilerince korsanlarla savaşıyorlardı. Salıncakla ulaşabilecekleri en üst noktaya ulaştıktan sonra kahkahalar eşliğinde kendilerini kumlara atıyorlardı. Peki biz ne yapıyorduk? Çocuklara kendilerini aşağıya bırakırken yakınlarından geçen insanların olabileceğini, onlara çarpmamak için dikkatli olmalarını söylüyorduk. Çocuklar kendi oyunlarını yaratıyorlardı ve bunun için tanışık olmalarına hiç gerek yoktu. Bakıyorlar ve gülümsüyorlardı, sonra hepsi tek bir amaç için oyun kuruyordu: doyasıya eğlenmek. Kum havuzunda kendilerine kuyu kazan çocuklar, kuyuya su doldurmaları gerektiğini keşfettiklerinde asıl eğlenceli bölüm başladı. Buldukları her cisim ile, kendi ayakkabıları dahil, kum alanına havuzdan su taşımaya başladılar. Daha sonra çamur yarattıklarını fark ettiler ve bir anda çamur onlar için daha ilgi çekici bir oyuncak halini aldı. Ben olan bitene karşı nasıl bir tepki vereceğimi çözmeye çalışırken, tanımadığım diğer ebeveynleri de gözlemlemeye başladım. Havuza kendilerini atıp üstlerini başlarını sırılsıklam ıslatan, daha sonra bu suyu kumla birleştiren çocuklarına ne tepki vereceklerdi? Onları durduracaklar mıydı? Durduracaklarsa nasıl? Çocuklar oyunlarında aşırıya kaçarlarken; saçlarını komple ıslatıp kumda saçları ile desenler çizmeye varan bir yaratıcı-oyun anlayışından bahsediyorum; ebeveynleri onları izleyip, sohbetlerine devam ediyorlar veya kitaplarını okuyorlardı. Kendi ekip liderim  dahil ebeveynlerden gelen tek tepki çocuklara havanın soğuk olduğunu ve suyla oynamaya devam ederlerse hasta olacaklarını söylemekti. Bütün ebeveynler aynı soğukkanlılıkla çocuklara yaptıkları yarattıkları eğlencenin doğuracağı kötü sonuçları (ıslak kıyafetle eve kadar yürümek, çamur lekesi olduğu için sevdiği kıyafeti tekrar giyemeyecek olması veya hasta olmak) sakince söylüyor ve sonrasında “anladın mı?” diyerek teyit ediyordu. Herhangi bir ses yükselmesi veya oyunu bitirme çabası içinde değillerdi. Yaşları 5 ile 12 arasında değişen çocuklar ise anlıyor ve oyuna devam edip etmeme kararını buna göre alıyordu. Diğer çocukları bilmiyorum ama bizim ekimizde kendisini çamurlu bir mutluluk yumağına çeviren iki çocuk  da hasta olmadı. Oyunlarından sonra bütün yolu kıyafetlerinden süzülen çamurlar ve ayakkabısız yürüdüler. Eve geldiğimiz gibi duşa koştular ve bu geçirdikleri günü  mutlulukla hatırlıyorlar.

       Bu tavır ve ailelerin yaklaşımı çocuğu umursamazlık ile sorumluluk bilincini yükleyip, onların bir birey olduğunun farkına varmak arasındaki ince çizgiyi bize gösteriyor. Çocuğunuzun hasta olmasından veya çocuğunuzun başına gelebilecek bütün kötü durumlardan korkmanız çok normal. Bu sadece çocuğunuz için değil, hayatınızda sevdiğiniz herkes için geçerli; anneniz, babanız, eşiniz, sevgiliniz, en yakın arkadaşınız…Sevmek beraberinde endişe ve korku getirir ki bu çok doğaldır. Ama endişe ve korku her zaman beraberinde engelleme getirmez, getirmemelidir. Sevdiğiniz kişiyi davranışının sonuçları hakkında uyarmalı ve sonrasında aldığı her kararda arkasında olduğunuzu belirtmelisiniz. Aldığı karar yanlış ya da doğru hiç fark etmez, sonuçta kendisi olarak sizin de yardımınızla bütün sonuçları hesaplayarak aldığı bir karardır. Bu ilişkilerde gidilmesi en zor yoldur. Çünkü engelleme veya kendi fikrinizi dikte ettirme çok kısa bir süre içinde arzunuzun yerine getirildiğini görmenizi sağlar. Oysaki sevdiğiniz kişi için yarattığınız güvenli ortamda onu özgür bırakmanız durumunda, arzunuzun yine de yerine getirileceğini ve bu sefer aranızdaki bağın çok daha kuvvetli olacağını asla unutmayın.

           Hayatımızda kendimize çamurdan bir dünya yarattığımız, aldığımız kararlar ile  etrafı çamurla kapladığımız anlar olur. Aynı kararları veya hataları sevdiğimiz insanların da yaptığını görürüz. Bazen de daha sonucu görmeden, çok korktuğumuz için hemen önlem alırız. Ama unutmamalıyız ki, çamurla kaplanmış kıyafetlerle geçirilen bir gün hayatımızda hatırladığımız en keyifli gün haline gelebilir. Yeter ki sevdiklerinizle aranızda kurduğunuz bağı ve destekleyici tavrı hiç kaybetmeyin.

 

 

 

 

Lüneburg’ta Bir Bisikletli

         Merhaba!

      İlk gezi notları yazımı, 6 ay Erasmus sebebi ile yaşadığım Lüneburg hakkında yazmak istedim. Bu şehir ile ilgili anlatacak çok fazla konum ve hatıram var ama ilk olarak bisikletim ile yaptığım gezilerin bana öğrettiklerinden başlamak isterim.

      Almanya’da da bisikleti bir ulaşım aracı olarak yaygın bir şekilde kullanıyorlar. İnsanlar arabaya sahip olsalar bile bisikletlerini hayatlarından çıkarmıyor, haftasonu  gezileri için kullanmaya devam ediyor. Bisiklet kullanımı çok yaygın olduğu için şehir de buna göre oluşturulmuş. Orta çağ’dan kalma evlerin sokakların hepsi bisiklet park alanı ve bisiklet yoluna sahip. Okulun ilk haftası bizim için hazırlanan oryantasyon programında bisiklet kullanma kuralları, haklarımız ve sorumluluklarımız anlatıldı. Trafik kanunlarında yayalar bisikletliler ve araçlar eşit haklara sahip ve hakları korunuyor.

       Türkiye’de bisiklet kullanmayı biliyordum ama bir bisiklet trafiğine sahip olmadığımız için kendi kurallarıma ve yolun gerektirdiklerine göre bisiklet sürüyordum ki zaten ulaşım amaçlı hiç kullanmışlığım yoktu. Bisikletimi Almanya’da ilk aldığım gün benim için çok zorlayıcıydı çünkü en az arabalar için var olan trafik kuralları kadar kurallara sahipti. Bisiklet yolu da arabalar gibi sağdan akıyor ve dönmek istediğinizde kavşakları takip edip, trafik lambalarına uymanız gerekiyor. Yanlış yönde gittiğinizde veya bir kuralı atladığınızda, hız sınırlarını aştığınızda hemen diğer bisikletliler korna veya sözlü uyarı ile yanlış yaptığınızı belirtiyor. Evet bu anlattıklarımın hepsini teorik bilgide biliyordum ve öğrenmiştim, peki ya pratik? Teorik bilgiye sahip olmanız onu gerekli yerde gereğince kullanabileceğiniz anlamına gelmez hiç bir zaman. Teorik bilgi pratiğe uygulanacağı zaman hep şu “ya” ile başlayan açık kapı bırakan sorular beliriverir. Bisikletlerin arabalara göre önceliğe sahip olduğunu söylüyorlar, evet ama BÜTÜN ARABALAR mı bu kurala uyuyor? Ya uymayan birisine denk gelir ve kaza yaparsam?

          Çok güzel bir yaz gününde yine bisikletim ile şehir merkezine gidiyordum ve bisiklet yolundaydım. Güneşin açısından dolayı arkamdan gelen otobüsün gölgesi üzerime düşmüştü. Kafamı arkaya çevirerek otobüsün ne kadar uzağımda olduğunu kontrol ettim, çok uzakta sayılmazdı. Daha sonra ise önüme baktığımda durağa biraz olduğunu gördüm. Tam o an içimi bir korku kapladı, otobüs hızlanıp beni sollamaya çalışabilir. Ya da otobüs bir an önce durağa yanaşmak isteyecektir ve önüme manevra yapabilir, ben nereye kaçacağım o zaman? Aklıma hep otobüs şoförlerinin ne kadar sabırsız olduğu, trafikte yolu kaplayarak giden motorsikletlere ne kadar sinirlendikleri geldi (maalesef bisikleti caddede kullanan ve bununla karşılaşan otobüs şoförü deneyimim yok). Çok iç güdüsel bir şekilde hızlanıp kaçmak istedim. Var gücümle bisiklet pedallarını çeviriyordum, en az otobüs kadar hız yapmalıydım yoksa kaza yapabilir veya yol kenarına sıkıştırılabilirdim. Ben hızımı arttırıp giderken tabi ki göz ucuyla da olsa şoförü kontrol ediyordum, ne yapacağını kestirebilmek için. Ona baktığım anda şoförün elleri ve ağız hareketiyle bana “yavaşla, hızlı gitmene gerek yok” demeye çalıştığını anladım. Koskoca otobüs içindeki yolcularla benim hızlanmamdan endişe etmiş ve beni uyarma ihtiyacı hissetmişti. Hepsi 6-8 kilometre ile gitmeye razıydılar ama bu deli kadın ne yapıyordu? Neden hızlanmaya çalışıyordu, sokak aralarına dikkat etmeden bisikleti sürüyordu? Şok olmuş gözlerle bana bakıyorlardı. Ben neyden korkmuş olabilirdim ki!?

       Frene basıp durdum ve aldığım o nefes ile kendime geldim. Beynime inen ket açılmıştı resmen. Ben napıyordum? Basbas her yerde, konuştuğum her Alman, benimle bisiklet süren Hollandalı Fransız arkadaşlarım, okula gelen polis, hocalarımız herkes bana bisiklet önceliğinden bahsettiği halde. İster otobüs ister binek araç isterse tır olsun, beni tehlikeye sokma haklarının olmadığı benimle aynı hızla gitmek zorunda olduklarını biliyorlardı, bunu ben de biliyordum. O zaman neden ben kendimi tehlikeye sokuyordum? Cevabı benim açımdan şöyle; öğrendiğiniz hiç bir bilgi ile yıllardır oluşturduğunuz kültürel birikimin üstesinden gelemezsiniz. İsterse size 40 kere söylensin, eğer 20 küsur yıldır içinde yaşadığınız ve her gün deneyimlediğiniz bir gerçek varsa; bunun üstesinden ancak başka bir deneyim gelir. Demem o ki, tabi ki dinlemek kulağa küpe yapmak çok güzel. Ama tam olarak işinize yarayacağı zamanda ona ulaşmak istiyorsanız, deneyimleyin. Dinlediğinizde bu sadece öğrenilir ama deneyimlediğinizde hafızanız ve duyu organlarınızda kaydedilir. Bilgileriniz bloklanırsa  vücudunuz tepkisini gösterip size hatırlatır, vücudunuz bloklansa bile emin olan beyniniz bir yolunu bulup size bu kıymetli hatırayı ve çıkardığınız dersi iletecektir.

Gündelik Hayatın Olmazsa Olmazı: Çatışma

  

       Çatışma, hayatımızın her alanında boy göstermesi muhtemel bir sorundur. Farklı sebeplerden dolayı oluşabilecek olan çatışma durumları, farklı türlere de sahiptir. Bireysel çatışma, bireyler arası çatışma, bireylerle grup arası çatışma, gruplar arası çatışma, örgütler arası çatışma bu türlere verilen isimlerdir. Çatışma; konusu, ele alınışı, kavrayış ve çözümü bakımından çok karışık gibi görünebilir. Ancak, sistematik bir yol izlendiğinde çözüme kavuşması hiç de zor değildir.

       Bireysel çatışma dediğimizde, kişinin kendisi ile girdiği iç dünyasını kapsayan derin düşünceler ve duygular karmaşası aklımıza gelmelidir. Bireysel çatışmalar, kişiliğimizi besleyen ve şekillendiren olumlu yönlere sahiptir. Bireysel çatışmalarımızı kendi içimizde çözmekte zorlandığımızda ve çatışmayı sürdürdüğümüzde, artık içimizden taşıp çevremize yayılmaya başlar. Bu da diğer çatışma türlerinin oluşmasına sebep olur.

       O zaman, tür fark etmeksizin bir çatışma ile karşılaştığımız anda ilk yapmamız gereken içimize dönüp kendimizi gözden geçirmektir. Bu aşamada kendimize karşı açık olmalıyız. Çatışma gerçekten kendi içimizden taşan ve dışarıya yansıyan sebeplerden de olmuş olabilir. Karşımızdaki kişinin yansıtması dolayısıyla çatışma içine çekilmiş de olabiliriz. Sebebini anlamamız bize çözüm yolları bulmamızda yardımcı olacaktır. Kendimizden kaynaklı bir çatışma içerisindeysek, bunu fark ettiğimiz anda “Kendimle kalmaya ve düşünmeye ihtiyacım var bunu daha sonra konuşabilir miyiz?” cümlesi, ortamın sakinleşmesine ve çözüm üretmek için gerekli zamanın yakalanmasına yardımcı olacaktır. Tam tersi durumda, çatışmanın karşıdan kaynaklandığını düşündüğümüz durumlarda da “İçinde bulunduğumuz durumu düşündüğümde bir çözüme ulaşamıyorum, belki de belirli bir müddet ikimiz de konu üzerine düşündükten sonra fikirlerimizi tekrar paylaşmalıyız” cümlesi, kimseyi yargılamadan orta yol bulucu ve karşımızdaki kişiyi de düşünmeye sevk eden bir hamle olacaktır.

     Söz konusu bireylerle grup çatışması, gruplar arası çatışma ve örgütler arası çatışma olunca, muhatap bulma konusunda sıkıntı yaşıyor olabiliriz. Gruplar, birbirine benzer fikir veya çıkarları gözeterek bir araya gelirler. Yani daha büyük kitleli bir ortak akıl söz konusudur. Çatışma sebebini iyi anlamak ve analiz etmek bu durumda çok daha önemlidir, çünkü kitleyi ikna edecek bir çözüme ihtiyacımız olacaktır. Aradaki samimiyet durumunu gözeterek, grup üyeleri ile tekli konuşmalar gerçekleştirmek iyi olabilir, fakat amacımızı ve niyetimizi açıkça hepsine aynı şekilde belirtmeliyiz. Aksi takdirde davranışımız yanlış anlaşılabilir ve amacımızın çatışma çözmek yerine grubu daha da karıştırıp, yeni çatışmalar yaratmak olduğu sanılabilir.

      Çatışma durumlarında yapılması gereken ilk hamle, sorunu analiz etme ve üzerine düşünme olmalıdır. Sonrasında ise amacımızı belirten net cümlelerle iki tarafı da yargılayan ifadeler kullanmadan iletişime geçmeliyiz. Unutmamak gerekir ki çatışma boyutu büyüdükçe, çözüm süreci de uzayacaktır. Süreç boyunca aynı tavrı sergilemeye önem verilmelidir. Her çatışma sonrasında öğreneceklerimiz farklıdır ve bunlara odaklanmak gerekir, çatışmanın kişilik ve hayat görüşü üzerindeki etkisini yadsımamak gerekir. Çatışma durumundan kimin galip çıktığı değil, kimin ruhsal kazanımlarla ayrıldığı önemlidir.