Sivil Toplum Alanında Çalışacak 35 Yeni Mezun Aranıyor!

      Esas Sosyal’in ilk sosyal yatırımı olan İlk Fırsat yeni mezun gençlerin ilk işlerine geçişlerini destekliyor.

     Program, özelikle daha az bilinen devlet üniversitelerinden yeni mezun gençlere, sivil toplum kuruluşlarının (STK) kurumsal iletişim, muhasebe, insan kaynakları, idari işler, satın alma, bilgi teknolojileri ve kaynak/iş geliştirme gibi özel sektörde de fonksiyonel olan birimlerinde, bir yıl tam zamanlı çalışarak işbaşı deneyimi kazanmalarına fırsat sunuyor.

    Daha ayrıntılı bilgi için tıklayınız.

Kim Psikoloji Ekibi Yeni Eğitim Koordinatörünü Arıyor!

     Kim Psikoloji İstanbul şubesinde görevlendirilmek üzere tam zamanlı “Eğitim Koordinatörü” arıyor. Lisans derecesine sahip olmak ve iyi inglizce biliyor olmak kriterlerden bir kaçı, ayrıntılı bilgi için linke tıklayın. Son başvuru tarihi 6/10/2018, kaçırmayın!

Ayrıntılı bilgi ve başvuru formu için tıklayınız.

İSMAİL Bir Zihin ve Ruh Macerası

       Sizlere çok severek okuduğum bir kitabı önermek istiyorum; İsmail Bir Zihin ve Ruh Macerası. İki kitaptan oluşan serinin ilk kitabı İsmail. Kitaba hakim olan konu; Kültür. Kitap boyunca bir goril (İsmail) ile öğrencisinin bize dayatılan kültürü yeniden yorumlamasını ve doğruluğu üzerine tartışmasını okuyoruz. Gerçekten de bu dünya sadece üstün insanoğlunun yaşaması ve rahat etmesi için mi kuruldu? Sahip olduğumuz bütün bilim ve teknoloji bizim akıllı canlılar olduğumuzu mu gösteriyor? Eğer öyle ise bunu bize birisi mi söyledi yoksa insanoğlu kendisi mi bu çıkarımda bulundu? Alanlar’dan mısınız yoksa Bırakanlar’dan mı? İhiyacımız olandan fazlasını tüketiyor olabilir miyiz? Ve çok daha fazla soruyu, konuşan İsmail ile öğrencisi nasıl cevaplar bulacaklar…

      Kitabı okuduğumda şimdiye kadar kulağıma bilinçli ya da bilinçsizce fısıldanmış insanlık ve sahip olduğumuz evrensel kültür üzerine düşünme imkanı buldum. Fısıltıların farkına varmak, hayatı kavrayışlarımda değişikliklere sebep oldu. Kitabın tezini mantıklı ya da mantıksız bulun hiç fark etmez. Sadece okuyun ve sorular üzerine kendi cevaplarınızı geliştirin.  Sahip olduğumuz kültür anlayışı ile, sorularınızın cevaplarını birleştirdiğinizde elde edeceğiniz sonuçtan memnun kalacaksınız.

 

Mükemmeliyetçilik Dil Öğrenimini Kötü Etkiliyor

   

      İkinci bir dil bilgisine sahip olup olmadığımız sorusu küçükten büyüğe herkesin karşısına çıkan ve sahip olmanın günümüzde neredeyse zorunluluk olarak görüldüğü bir niteliktir. Anasınıfından, üniversiteye, özel kurslardan, online platformlara kadar her ortamda yabancı dil öğretilmesi ile ilgili çalışmalar yürütülmektedir. Peki bu kadar üzerine düşülmesine, birbirine benzer eğitim modülleri uygulanmasına rağmen, kişiler arası farklılık gösteren dil öğrenme başarısını neye bağlamalıyız? İşte bu sorunun cevabını bulmak için yapılan araştırmalardan güncel olan bir tanesini paylaşmak istiyorum. Bu araştırma farklı motivasyonlara sahip olmalarına rağmen, daha yüksek mükemmeliyetçilik algısına sahip olan insanlardaki dil öğrenme başarısızlığını ortaya çıkarıyor.

         2016 yılında 400 kişilik öğrenci grubu ile yürütülen bu çalışmada ; dil öğreniminin öneminin farkında olan, aile tarafından motive edilen, dil öğrenme konusunda motivasyonu olan ve hedefinde olan dilin kökenine ilgi duyan olmak üzere 4 kategoride motivasyonları değerlendirilen katılımcıların dil öğrenme başarısı test edildi. The Almost Perfect Scale-Revised (APS-R) test sonuçlarına göre çalışmanın başında her katılımcının mükemmeliyetçilik algısı derecelendirildi. Araştırma sonucuna göre hangi motivasyon kategorisine sahip olduklarının önemi olmadan, mükemmeliyetçilik algısı yüksek olan öğrencilerin daha düşük başarılar gösterdiği bulundu.

         Mükemmeliyetçilik algısı yüksek olan öğrencilerin, başarısızlık durumunda uğradıkları hayal kırıklıkları ve stresli durumlar, dil öğrenimlerini kötü etkiliyor. Bu durumun üstesinden gelmek için, arkadaşça bir ortam yaratılarak, hata yapma konusunda motive edilen ve desteklenen bir eğitim ortamı öneriliyor.

         Yanlış telaffuz, gramer hataları, kelime seçimlerindeki hatalar sizi korkutmasın. İyi bir dil bilgisine ulaşmanız zaman ve emek alacaktır. Yaptığınız hataları düzeltmek için harcadığınız enerjinin karşılığını her zaman alırsınız.

                                              Kaynakça

Dashtizadeh P. & Farvardin M. T. (2016). The relationship between language learning motivation and foreign language achievement as mediated by perfectionism: the case of  high school EFL learners. Journal of Language and Cultural Education, 4(3),86-102.

Çalışma Ortamı Gerekliliği: Sağlam İletişim

      Psikolojik motivasyonu, eğilimi farklı olan insanların oluşturduğu iş hayatında iletişim kurma biçimleri de farklıdır. İş yerlerinde oluşan problemlere bakıldığında ana temanın uygun ve sağlam kurulamayan iletişim biçimleri olduğu görülür. İletişimsizlik deyince sadece iletişimden kaçınmak değil kurulan iletişimin iş yeri formasyonuna uygun olmaması da anlaşılmalıdır. İletişim, her ne kadar vurgulanan, önem ithaf edilen bir konu olsa da, her seferinde yeniden sosyal bağlama uygun yapılandırılması gerekmektedir. Sağlıklı bir iletişimin katılımcılardan talep ettiği bu çabanın gösterilmemesi, onun arka planda kalmasına ve hepimizin hayatlarında önem arz eden sorunlara neden olmaktadır.

      İletişim denince genellikle akla onun sözlü boyutu gelir. Ancak iletişim, sözlü boyutu dışında, farklı edimler içerir. Bu edimler birbirini tamamlayıp birbiri hakkında fikir vererek çıkardığımız anlamlara güvenmemizi sağlar. Peki edimler birbirini çelişkili tamamladığında neler olur? Bu boyutların farklı kombinasyonları bu iletişimin kalitesini veya iletişimsizliği ifade eder. İletişimin farklı edimlerinin unutularak, geride bırakılarak sadece bir boyutu ile eylemlerimize yansıtmaya çalışılmasıyla iletişimsizlik ortaya çıkar.
Mimik, jest, vücut duruşu, kullandığımız kelimeler, ses tonu, vurgu iletişim söz konusu olduğunda hatırlanması gereken boyutlardır. İletişime geçtiğimiz esnadaki odak noktamız ve varmak istediğimiz sonuç, boyutları yönlendirmektedir. Olumlu bir sonuca varmak isteseniz bile, odak noktanız iletişimde olduğunuz kişi değil de, o andaki bir uğrașta ise (telefon, televizyon gibi) korkarım ki edimleriniz birbirini çelișkili tamamlıyor. Bu sebeple, iletișim kurarken varmak istediğiniz sonucu iyi belirlemeli ve buna uygun ses tonu, vücut hareketleri ve mimiklerinizle desteklemelisiniz. İletișim kurduğunuz kișiye odağınızı verdiğinizde, kurulacak olan sağlıklı iletişimi ciddiye aldığınızı gösterirsiniz. Bu da karşınızdaki kişinin de en az sizin kadar iletișime değer vermesine ve sizi anlayıp, ortak noktada buluşmak için emek sarf etmesine sebep olacaktır.

       İletișimsizlik veya yanlış iletişim biçimlerini düşündüğümüzde pasif agresif davranışların problem yaratan yapısını görebiliriz. İş ortamlarında, ast-üst ilişkisi veya kıdem farkları gibi faktörlerin, iletişimi etkilediği muhakkak. Bu tarz durumlarda, yaşanılan sıkıntıların sırf kurum içi rahatsızlık çıkarmamak veya kişisel huzurun bozulmaması için iletişimden kaçmak, beraberinde daha büyük sorunlar getirir. Dile getirmekten kaçınılan düşünceler, aslında sürekli düşündüğümüz ve üzerine teoriler kurduğumuz konular haline gelmeye başlar. Bu konular, zaman içinde davranışlarınıza yansır ve pasif agresyon sergilemenize sebep olabilir. Yıldızınızın uyuşmadığını, kimyanızın tutmadığını düşündüğünüz her iş arkadaşınızla olan iletişiminizde bu olasılıkları göz önünde tutmalısınız. Pasif agresif davranışların kendini dışa vurumda şiddet belirtisine ihtiyaçları yoktur, gösterilen iletişimden kaçma ve bunu haklı çıkarıp, karşı tarafı suçlayacak düşünceleri sahiplenmek de, pasif agresyon özelliğidir. Pasif agresif davranışlar, iki taraf için de dile getirilmediğinden dolayı, iletişimde camdan duvar inşa eder. Bu sebeple, sizi fikirlerinizi ve rahatsızlıklarınızı dile getirmekten alıkoyan durumları değerlendirin. Değerlendirmeniz sonucunda uygun kelimeler ile iletişime başlayın.

       İş hayatında farklı motivasyona, hayat görüşüne, problem çözme yöntemine ve becerisine sahip olan kişiler, haftanın 40 saati aynı ortamda çalışır. Her gün etkileşimde olduğunuz insanlarla sorunlar yaşamanız ve çatışmalara sahip olmanız çok normaldir. Asıl önem verilmesi gereken konu, iletişimin gerekli boyutlarını kullanıp sağlam bir etkileşimde kalmaktır. Huzurlu bir ortamda çalışmak ve yaşamak için, her kurmaya çabaladığınız, dahil olduğunuz iletişimin gerekliliklerini tekrar gözden geçirip hedeflerinize ulaşmaya çalışın. İletişimin, her seferinde, o an içinde bulunan duruma, formasyona göre farklı boyutların işin içine katılarak yeniden kurgulanması gerektiğini unutmayın.

Sosyopatlık

  Yazımda kısaca sosyopatlardan, onların kendilerine hedef seçtikleri ve istismara uğrattıkları kişilerden ve bu istismarı nasıl gerçekleştirdiklerinden kısaca bahsedeceğim.

         İlK olarak: ** Tutuklanması için zemin hazırlayan eylemlerde tekrar tekrar bulunmakla belirli, yasalara uygun toplumsal davranış biçimine ayak uyduramama. ** Sürekli yalan söyleme, takma isim kullanma ya da, kişisel çıkarı, zevki için başkalarını atlatma ile belirli dürüst olmayan tutum.**Dürtüsellik ya da gelecek için tasarılar yapmama. **Yineleyen kavga, dövüşler veya saldırılarla belirli olmak üzere sinirlilik ve saldırganlık. **Kendisinin ya da başkalarının güvenliği konusunda umursamazlık **Bir işi sürekli götürememe ya da mali yükümlülüklerini tekrar tekrar yerine getirememe ile belirli olmak üzere sürekli bir sorumsuzluk.** Başkasına zarar vermiş, kötü davranmış veya başkasından bir şey çalmış olmasına karşı ilgisiz olma veya yaptıklarına kendince mantıklı açıklamalar getirme ile belirli olmak üzere vicdan azabı çekmeme. Bu maddelerden en az 3üne sahip kişiler DSM5 kriterlerine göre sosyopat (anti sosyal kişilik bozukluğu) tanısı alırlar (American Psychiatric Association, 2013).

        Yapılan araştırmalar tutukluların %25inin sosyopat olduğunu ve diğer kriminallardan iki kat fazla agresif tavırlar sergilediğini göstermektedir. Fakat bütün sosyopatlar hapishanede değildir. Daha az görünür sıkıntıları olan sosyopatlar da vardır. Bu sıkıntılar, kronik yalancılık, aldatma, manipulasyon, anksiyete bozukluğu gibi duygusal boyutlardadır. Bazı sosyopatlar yıkıma gizli şekilde sebep olur, bu yüzden kendilerini yıllarca saklayabilirler. (Jane McGregor and Tim McGregor, 2013).

       Terapist ve danışmanlar empati yeteneği yüksek kişilerin sosyopatlar tarafından daha çok hedef alındığını tespit etmiş ve bu durumu “apaths” olarak adlandırmışlardır. İngiltere’de apaths ları nasıl tanıyıp, onlardan kaçınacağımıza dair makeleler yayınlanmaya başlanmıştır.( Jane McGregor and Tim McGregor, 2013).

       Araştırmalara göre sosyopatlar, ilk etkileşimde genellikle karşılarındaki insanların empati seviyelerini test eder, bu yüzden yönelttikleri sorular yüksek empatiye sahip olup olmadığınızı keşfetmeye yöneliktir. Empati yeteneği yüksek olan insanlar hedefleri olacaktır. Düşük empati yeteneğine sahip kişileri ise pas geçeceklerdir. Sosyopatların hedefinde bulunmuş insanlar yaşadıklarını aktarırlarken “ben salağım” “ne düşünüyordum ki” gibi kendilerini değersiz gösteren cevaplar vermektedir. Bu tarz düşüncelere kapılmaları yersizdir çünkü sosyopatlar insanları koşullarlar ve onlarla diyoloğa girdiğinizde beyniniz yıkanmış gibi davranırsınız.( Jane McGregor and Tim McGregor ,2013).

       Sosyopatlarla başa çıkmanın en etkili yolu, tabiri caizse gözlerinizi açmanız ile başlar. Sosyopatların gerçekten orda olduklarını görmeniz lazım. Farkındalık, sosyopatların hayatınızdki negative etkilerini kısıtlamalarının ilk adımıdır.(Jane McGregor and Tim McGregor,2013).

       Apathlar, sosyopatların bir çeşit cephanelikleridir ve sosyopatik istismarlarına katkıda bulunurlar. Hedeflerindeki kişilerin, apathların gerçekleştirdiği yıkıcı işeri anlaması zor değildir ama bunun sebebini kabullenmeleri zordur. Bu kabullenme ve yargılamanın zayıflığının sebebi, içe bakışın az oluşudur. Empatisi yüksek insanların, onların içindeki “kötü”yü görmek istememeleri, sosyopatların işine yarar. Hedeflerindeki kişiler genellikle korkulara sahip insalardır. Genellikle akıntıyla beraber giderler ve lider olarak gördükleri kişiyle aynı fikirde olurlar. Empati eğiliminde olan kişiler, sosyopatlar tarafından kolayca manipüle edilebilir ve daha sonra kendilerini suçlu hissetmeleri için avantaja da sahip olurlar.( Jane McGregor and Tim McGregor ,2013).

      Sonuç olarak, empatik insanların ilgi kaynakları, onların cevapları ve hareketleri, sosyopatlar için çok büyük eğlencedir böylelikle insanları kullanabilir ve istismar edebilirler. Empatik insanlar, sosyopatın perspektifini desteklemeye başladığında, istismara açık obje halini alır. Bu durum genellikle empatikler , bazende apathlar için kötü biter. Sosyopatlar, hedeflerinin, yağcılık, yalanlarla kafa karıştırma ve rüşvet ile gözlerini boyarlar.

The gaslighting effect

      Gaslightng sistematik bir şekilde bir kişinin, diğer kişinin gerçeğini eritmesi, kemirmesidir. Bu sendrom adını, , konusu katilin karısını kuşkucu ve diğer insanların inanmayacağı bir kişiye çevirmesini konu alıan aynı isimli oyun ve filmden almıştır
Gaslight bir çeşit psikolojik istismardır. Bu istismarda çeşitli yollarla yanlış bilgiler sunularak hedefin anıları ve bakış açısı şüpheye düşürülür. Psikologlar buna, “sosyopatların dansi” derler. Ve aile,arkadaş, iş arkadaşı, sevgiliden herhangi biri sosyopatın gaslighting hareketinin kurbanı olabilir. (Jane McGregor and Tim McGregor ,2013).

      Psikoterapist Christine Louise de Canonville, sosyopatların yürütükleri ilişkilerin farklı aşamalarını tanımlıyor: * idealizasyon basamağı, sosyopat bu aşamada kendisini “en iyi” olarak tanıtır, fakat bu kısım tamamen bir ilizyondur. Daha sonra değişim basamağı gelir ve bu basamak aşama aşama gelişir, bu yüzden hedeflerindeki kişi bu değişimi farketmez, nasıl soğuk ve duygusuz birisine dönüştüğünü farkedemez. Fakat bu değişimler, hedefteki kişi için çok stresli olmaya başlar ve bu durumlarda sosyopatlar kendi güçlerinden dolayı eğlenmye başlarlar. Son basamak ise ıskartaya çıkarma basamağıdır. Sosyopat için ilişkide olduğu kişinin öneminin azalıp, ona karşı kayıtsız kaldığı basamaktır. sosyopatlar bütün bağlarını reddetip, yeni hedeflerine doğru ilerlerler.( Jane McGregor and Tim McGregor ,2013).Gaslighting bir kere olan bir şey değildir. Eğer ilişkinizin ilk aşamalarında olduğunuzdan endişeleniyorsanız, kendinizi korumanız için yapmanız gereken şey o kişiden uzaklaşmaktır.

     Dilerim ki anti sosyal kişilik bozukluğu tanısı konmuş/konmamış bir birey ile yürüttüğünüz ilişkide istismara maruz kalmadan vakit geçirebilirsiniz.

                                        Kaynakça

       American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed.). Washington, DC: Author.

       Jane McGregor and Tim McGregor (2013).Empathic people are natural targets for sociopaths – protect yourself. Addiction Today.

       Jane McGregor and Tim McGregor (2013).The Empathy Trap: Understanding antisocial personalities (Sheldon Press, London).

22. Ulusal Psikoloji Öğrencileri Kongresi

    Türk Psikoloji Öğrencileri Çalışma Grubu (TPÖÇG) tarafından her yıl düzenlenen 22. Ulusal Psikoloji Öğrencileri Kongresi 27-28-29-30 Temmuzda’da Kayseri’de. 3 gün sürecek kongrede psikolojinin önemli isimlerinden workshoplar alıp konuşmalara dinleyici olarak katılabilirsiniz. Ayrıntılı bilgi için: http://upok.tpocg.org/

Korku Gelip Geçici

    Korku tohumlarının her gün ortalığa saçıldığı bir dünyada, bilim insanları da aynı hızla tohumların kökünü kurutmak için çalışmalarına devam ediyorlar. Çalışmaların bugün geldiği nokta biz ruh sağlığı çalışanlarını daha da cesaretlendirip, araştırmalara sevk eder konumda. Yapılan araştırmaların umut verici sonuçlarını sizlerle paylaşıp, umutlarınızı yeşertmek istediğim için bu ay sizlere yabancı kaynaklı son gelişmelerden haberler vereceğim.

    Sizlere korkunun tedavisinde önemli gelişmelere sebep olan ve olmaya devam edecek 3 deneyden bahsedeceğim. Şimdiden belirtmeliyim ki bu deneyler gerekli etik koşulları sağlamış, sonuçları kabul edilmiş ve bilimsel dergiler tarafından yayınlanmıştır.

    İlk bahsedeceğim deney yıl olarak her ne kadar bize yakın olsa da bahsedeceğimiz deneyler içindeki en eski deney; 2000 yılında New York Üniversitesi’nde farelerle yapılan, korkuyu unutma deneyi. İlk olarak farelere klasik koşullanma ile korku hafızası yaratılıyor. Bu koşullanmayı yaratmak için çan sesi ile birlikte elektrik şokları veriliyor, böylece farelerin çan sesine karşı korku duyması sağlanıyor. Korku anıları geri çağrılırken, farelere anisomycin adı verilen protein sentezini önleyen bir kimyasal enjekte ediliyor. Bu kimyasal sayesinde bilgi ortaya çıktığı anda tekrar işlenmesi önlendiği gibi, eski bilgide değiştirilmiş oluyor. Korku hafızasının kaybolup kaybolmadığını test etmek için tekrar çan çalıyorlar ama fareler hiçbir korku belirtisi göstermiyor. Ledoux bu deneyi ile şunu fark ediyor; Anı her çağrıldığında yeni bir nöron bağlantısı oluşuyor ve hafıza güçlendiriliyor. Eğer tam çağırma işlemi anında bir müdahale de bulunabilirsek korkuyu hafızamızdan silebiliriz ( Joseph E. Le Doux , 2000).

    Bu deney gerçekten de ilgi çekici ve üstüne çalışılmaya değer bir sonuca ulaşmış olmalı ki 9 yıl sonra esin kaynağı bu deney olan başka bir çalışma bilim dünyasına giriş yapıyor fakat bu deneyimizde fareler yerine insanlar kullanılıyor ve herhangi bir fiziksel zarardan kaçınmak için kimyasal kullanmıyorlar. 65 katılımcının yer aldığı çalışmanın hedefi korku anılarını azaltarak yok etmektir. Katılımcılara sarı ve mavi renkli kareler gösterip, sarı kareleri orta dereceli elektrik şoku ile eşleştirmek suretiyle klasik koşullanma yapıyorlar. Sarı kareleri gördüklerinde vücutları korku belirtileri veriyor. Katılımcılar 3 gruba ayrılıyor. 1. Grup tamamen kontrol grup, 2. Grup önce küçük bir tedavi uygulanan ve tedaviden sonra 6 saat dinlendirilen grup, 3. Grup aynı küçük tedavi uygulanan fakat bu sefer 10 dakika dinlendirilen grup. 2. Ve 3. Gruba uygulanan tedavi; arka arkaya sarı ve mavi karelerin elektrik verilmeden gösterilmesi. Her sarı kart gösteriminden sonra 2. Grup 6 saat, 3. Grup 10 dakika dinleniyor. Bu işlemler katılımcılar korku belirtilerini kaybedene kadar devam ediyor. 3. Grubumuzdaki katılımcılar diğer gruplara göre daha çabuk korku belirtileri göstermeyi bırakıyorlar. 2 grup içinde 24 saatlik aradan sonra aynı tedaviler tekrar uygulanıyor. 2. Grubumuzdaki katılımcılar korku belirtileri göstermeye başladıkları halde, 3. Grubumuzdaki deneklerde korku belirtisinden eser yoktu. Bu deneyin savunduğu çok önemli bir hipotez vardır. Hipotez 10 dakikalık sürenin geri çağırma, bilgiyi oluşturma süresi olduğunu ama 10 dakikadan fazla süre verildiğinde, bilgi değiştirilmeye ve yeni anılar oluşturulmaya başlandığını savunur. Deneyin sonucu zamanlamanın çok önemli olduğunu gösteriyor, araştırmacıların belirttiğine göre; bilgiler pekiştirilmek için gün yüzüne çıktığı zaman, onları yeni bilgiler ile değiştirebilirsiniz. Ama gerekli zamanı kaçırırsanız eski bilginizle bağlantısı olan yeni bir bilgi elde edebilirsiniz ( Daniela Schiller, 2009).

     Bu iki çalışma bize korkunun kalıcılığı ve korkutuculuğunu tekrar düşünmemiz için bir kapı açıyor. Ama hala korkularımızla herhangi bir destek almadan nasıl başa çıkabileceğimizi göstermiyor. Tam bu noktada bahsedeceğim son deney devreye giriyor. 2014 yılında yayınlanmış bu deney cesaretimizi arttırıcı ve yardım eli uzatıcı etki yaratıyor.

     2014 yılında Bonn Üniversitesi tarafından 62 erkek katılımcı ile yapılan bir deneyden bahsedeceğim şimdi de. Katılımcıların burunlarından aldıkları toz haline getirilmiş oksitosin hormonu ile korkunun üstesinden gelinebileceğini ispatlayan bir deney bahsettiğimiz. Oksitosin hormonu gündelik hayatta sevgi hormonu olarak bilinir. Yapılan araştırmalarda oksitosinin amigdala adını verdiğimiz beynimizdeki korku mekanizmasındaki aktiviteleri yavaşlattığı ortaya çıkmıştır. Deneyimizde katılımcılara nötr fotoğraflar göstermişler ve bu fotoğrafları elektrik şoku ile eşleyerek korku anıları yaratmışlardır. Daha sonra katılımcılar 2 gruba ayrılmışlardır. Bir gruba placebo ilaç(kontrol grup), diğer gruba (deney grubu) 1 doz oksitosin verilmiştir. 30 dakikalık bir bekleme süresinden sonra katılımcılar fMRI cihazlarına bağlanmışlar ve bu esnada korku anları oluşturdukları fotoğraflar tekrar gösterilmiştir. fMRI cihazındaki görüntüler bize, deney grubundaki katılımcıların amigdalalarındaki hassasiyetin azaldığını göstermiştir. Ayrıca katılımcılar, korkunun fiziksel göstergesi olan terleme gibi belirtileri göstermeyi de durdurmuşlardır (Monika Eckstein, 2014).

    Psikolojinin ve bilimin bugün geldiği nokta korkularımızı yenmemiz için her açıdan cesaret verici. Adım adım yapılan bütün deneyler gösteriyor ki, korkularımızla bir ömür boyu yaşamak, onların altında ezilmek ve hayatlarımızı mahvetmelerine izin vermek zorunda değiliz ve kalmayacağız. Sonuçları kesinleşen her çalışma, kalıcı ve hasarsız yeni tedavi yöntemlerinin bulunmasına bir adım daha yaklaştırıyor bizi. Bu hızla ilerleyen araştırmalar sayesinde bugüne ve geleceğe umutla bakabiliyoruz. Korkunun yenileceği günler yakın.

Kaynakça

       Daniela Schiller, Marie-H. Monfils, Candace M. Raio, David C. Johnson, Joseph E. LeDoux & Elizabeth A. Phelps (2009). Preventing the Return of Fear in Humans Using Reconsolidation Update Mechanisms. Nature, 463, 49-53.

      Karim Nader, Glenn E. Schafe & Joseph E. Le Doux (2000). Fear Memories Require Protein Synthesis in the Amygdala for Reconsolidation After Retrieval. Nature, 406, 722-726.

     Monika Eckstein, Benjamin Becker, Dirk Scheele, Claudia Scholz, Katrin Preckel, Thomas E. Schlaepfer, Valery Grinevich, Keith M. Kendrick & Wolfgang Maier (2014). Oxytocin Facilitates the Extinction of Conditioned Fear in Humans. Biological Psychiatry,78, 194-202.