Yazılar

Fiziksel izolasyon sürecinden sonra

 

 20 Nisan 2020 itibari ile Almanya’da aşamalı bir şekilde sosyal hayat tekrar hareketlenecek. İlk aşamada sınav yılında olan öğrenciler okullarına devam edecekler, 800 metre kareden küçük olan işletmeler çalışmaya  açılabilecek, ve bir çok şirket evden iş yürütmenin zorluğundan bunaldığı için çalışanlarını ofislerine toplayacak. Peki ama bunun toplum ruh sağlığına etkisi ne olacak?

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki Almanya’da bu karar alınırken aktif hasta sayısının son 2 hafta içindeki değişimi dikkate alındı. Yapılan açıklamalarda ise sağlık uzmanları ve siyasetçiler geri dönüş sürecinin kontrol altında olduğunu belirtti. Benim yazımda değinmek istediğim nokta ise, pazartesinden itibaren sokaklarda göreceğimiz işe ve okula gitmekle yükümlü olan insanların  karşılaşabileceği duygusal durum ve bilişsel süreçler.

27 Ocaktan itibaren Almanya korona ile savaş veriyor ve bu sürecin yaklaşık son 1 ayı evlerde geçti. Evlerinde fiziksel izolasyon uygulayan vatandaşlar günlerini stresten olabildiğince uzak ve sağlıklı geçirmek için kendi yöntemlerini geliştirdiler. Ama sosyal hayata geri dönüş başladığında, insanların kendilerine yeni bir rutin ve yöntem geliştirmeleri gerekecek. Süreci çok ciddiye almış ve uzmanların önerilerine harfiyen uymuş kişiler ile, süreci ciddiye almamış ve tedbiri elden bırakmış kişiler belki de aynı otobüste yolculuk yapacak sonrasında da aynı iş yerini en az 8 saat paylaşacak. İşte dikkat etmemiz gereken ve ruh sağlığı çalışanlarının odaklanması gereken nokta tam olarak burası. Fiziksel izolasyon süreci boyunca kendi yöntemlerini geliştirmiş insanlar, güvenlik sınırları işverenler, okul müdürleri ve devlet yöneticileri tarafından belirlenmiş ortamlarda nasıl davranacak. Toplumun tekrar bir arada olmasından kaynaklanacak, kaygı seviyesi yüksekliği, stresin dışarı agresif tepkiler ile çıkması, suçlayıcı bakış ve konuşmalar, güvensizlik hissi ve takıntılı-abartılı düşünceler ruh sağlığı çalışanlarının odaklanması gereken noktaların başında geliyor.

Fiziksel izolasyon sürecinin belirsiz olduğu için depresif davranışlara yol açtığı, umutsuzluk ve hayattan geri çekilme tepkilerini doğurduğunu biliyoruz, gördük ve deneyimledik. Peki ya izolasyondan sonra? Söylemek isterim ki, asıl belirsizlik şimdi başlıyor. Fiziksel izolasyon sürecinin bitmesi bir koşula bağlıydı ; aktif vaka sayısı kontrol edilebilir seviyeye indiği zaman fiziksel izolasyon kaldırılacak. Peki fiziksel izolasyon bittikten sonra, döneceğimiz toplumsal hayat ne zaman hatırladığımız ve özlediğimiz halini alacak? işte bu bilinmiyor. Çok kesin bir dille söylemek gerekir ki, evde geçirilen vakit boyunca hatırladığımız ve kavuşmayı hayal ettiğimiz sosyal hayatın gelmesine daha çok var. Bunun olabilmesi için bütün dünyada virüsün bitmesi veya %100 işe yarayan bir tedavinin bulunması gerekiyor. Her ülkenin virüs ile savaşma başarısı aynı olmadığı için sürecin hızlıca (aylar içerisinde) yok olacağı fikrinden vazgeçmeliyiz. Kendimizi kandırmayı bir kenara bırakıp, yeni koşullara uyum sağlamalıyız.

Öncelikle fiziksel izolasyon süreci boyunca, dışarı her çıktığımızda virüs kaptığımızı, dışarısının virüsler ile kaplı bir deniz olduğunu düşündüysek, toplumsal hayata geri dönmek bizim için çok zor olacaktır. Virüsün bulaşma şeklini çok iyi anlamak, korunma yolları hakkında doğru ve her durumda uygulanabilir bilgiler edinmek önemli. Havalar ısındığı için, dışarıda geçirilecek vakitlerin, açık alanlarda olmasına özen göstermeliyiz. Eğer öğle yemeklerimizi iş yerlerine yakın avm veya fabrikaların yemekhanelerinde yiyorsak, yemek süresini kısa tutup molaların geri kalanlarında açık havada izole olmaya özen gösterebiliriz.

Evde kaldığımız süre boyunca hissettiklerimiz ne kadar haklı duygular ise, kalabalık toplumsal hayata geri dönmekten korkmak, çekinmek de bu kadar yerindedir. Bu süreçleri kendimize işkence haline getirmemek için bir sene önceki rutinimiz ile kıyaslama yapmaktan ve sürecin uzun olduğunu kabul etmemekten vazgeçmeliyiz. Şu anda evde kalmanın ve izole olmanın bir an önce bitmesini arzulayan kişilere söylemek isterim ki, izolasyondan sonraki dönem maalesef hayal ettiğiniz gibi değil ve kendiniz için yapabileceğiniz en büyük iyilik bunu bir an önce kabullenmektir.

Yaygın Eğitim Metotları

Yaygın eğitim metotları, okullarda gördüğümüz geleneksel eğitim modelinden farklı olarak katılımcıların, deneyimleme ve fikir alışverişi sayesinde bilgileri öğrenmesidir. Yaygın eğitimde her katılımcı kendi başına bir eğitmendir. Çünkü her katılımcının getireceği bilgi birikimi sadece ona özel ve değerlidir.

Bilgi sadece geleneksel anlamda anladığımız “eğitmen” veya “öğretmen”den aktarılmaz. Her bilgi aynı derecede değerli ve yararlıdır. Özellikle gündelik hayatta karşılaşılan problemlere en güzel çözümler, aynı sorunu yaşamış, duyguyu hissetmiş ve üstesinden gelebilmiş bir kişiden gelmelidir. Bu çözüm bazen eğitmen bazen de başka katılımcıdan gelebilir. Yaygın eğitim metodu ile öğrenirken, katılımcı hangi bilgiye ihtiyacı olduğunu kendisi belirlemeli ve bu bilgi açlığını gidermek için doğru kişilere, yöntemlere başvurmalıdır. Bahsettiğimiz metot okullarda gördüğümüz, biz istemeden ihtiyacımız olmadığı anda ve durumda sırf bir müfredat kaygısı ile yüklenen bilgi anlayışından bu anlamda çok uzaktır. Bilgi tek bir eğitmenden geldiğinde manipüle edilebilir ama farklı katılımcıların üzerine konuşup, irdeleyip aktardığı bilgiler için bu söz konusu değildir. Siz gelen bilginin doğruluk, akılcılık ve kullanılabilirliğini sorgular konumdasınızdır. “Öğretmen en doğrusunu bilir, onun söylediği kanundur” anlayışından çok uzak bir eğitim modelinden bahsediyorum.

Hemen burada belirtmek isterim ki, yaygın eğitim metodunda da bir eğitmen bulunur. Buradaki eğitmenin amacı konuşmalara ve eğitime bir çerçeve oluşturmak ve bu çerçevenin dışına çıkılmaması için gerekli yönlendirmeleri yapmaktır. Ayrıca konuların açıklığa kavuşturulması ve kendi bilgi birikimlerini aktarmaları da çok önemlidir. Kesinlikle eğitmenlerin bilgiyi dikte etme amaçları yoktur, tam tersine kendileri de katılımcılardan öğrenmeye heveslilerdir. Yaygın eğitim metodunda, konuşulacak konu başlığı, bunun ortaya nasıl yatırılacağı ve olası kazanımlar belirlidir,ama kazanımların zenginliği tamamen yapılan paylaşımlara bağlıdır. Eğitmenlerin tahmin etmediği yan kazanımlar ve yeni tartışma konuları ortaya çıkabilir. Eğer konuşulan ve tartışılan alt başlıklar da bir eksik kalırsa, eğitmen bunu tamamlama veya konuyu diğer alt başlıklara yönlendirme ile görevlidir.

Eğitim boyuncu katılımcılar aktif rol alır. Bu aktiflik fiziki ve zihni bütün hareketleri içerir. Her konu başlığı için farklı gruplar ile çalışılması, her seferinde farklı fikir ve görüşleri duymayı sağlar. Her oturum sonunda da bütün katılımcıların konu üzerine birleşip ortak bir beyin fırtınası yapmaları için süre vardır. Eğitim boyunca çeşitli materyaller kullanılır; renkli boyalar, renkli kağıtlar ve sunum tahtası (flipchart)  bunlardan en yaygınlarıdır. Katılımcı sayısının yaklaşık 20 kişi olması, etkileşim için daha elverişlidir fakat bu sayılar farklılık gösterebilir. Yaygın eğitimde en önemli unsur, belirlenen konular üzerine katılımcıların hayal gücü, deneyim ve meraklarını kullanarak karşılıklı olarak birbirlerini bilgi anlamında beslemeleridir. Yaratıcı ve eleştirel olurken farklı fikirlere saygı duymayı ve dinlemeyi de öğretir.

Yaygın eğitim metotları, büyük şirketler ve  sivil toplum kuruluşları başta olmak üzere, ülkemizde yer edinmeye başladı. Türkçeye çevrilmiş çeşitli metotları ücretsiz olarak bulabileceğiniz bir site dahi var. Yaygınegitim.org sitesine girip, amacınıza en uygun metodu seçip, kendi kurumunuz veya eğitimlerinizde kullanabilirsiniz.

Umarım ki, iş ve okul hayatınız boyunca aktif katılım sağladığınız üzerine eleştirel düşündüğünüz deneyimlerinizin farkına varıp paylaştığınız eğitimlerle bilgiler öğrenirsiniz. Sahip olduğunuz her bir bilgi parçasının değerini anlayıp, ihtiyacı olanlarla paylaştığınızda nasıl çoğaldığını görmek sizi mutlu edecektir. Bilgi paylaştıkça çoğalır, çoğaldıkça topluma olan aidiyetinizi arttırır.

 

Erasmus+ Training Course (Eğitim Kursu)

Erasmus+, Avrupa Birliğinin eğitim, gençlik ve spor konularında üye devletler arasındaki değişim programlarının genel adıdır. Erasmus Plus projelerinden en tanınanı üniversite değişim programıdır. Üniversite öğrencilerine bir dönem yada iki dönem boyunca başka bir üniversitede okuma fırsatı sunar. İnternet sitemde daha önce bahsettiğim Avrupa Gönüllü Hizmeti, Eğitim Kursu (Training Course)  ve Gençlik Değişim Programları (Youth Exchange Program) da Avrupa Birliği tarafından finanse edilir.

Bu yazımda sizlere deneyimlerimi de ekleyerek eğitim kurslarının mantığından ve kursların getirdiği avantajlardan bahsetmek istiyorum. 2015 yazında Hollanda’da TOG (Toplum Gönüllüleri Derneği) ni temsilen bir eğitim kursuna katıldım. 10 gün süren “Gençlik Çalışmalarında Çatışma Çözme Yöntemleri” (Conflict Management in Youth Workers) üzerine kurulmuş bir eğitimdi. 12 farklı Avrupa ülkesinden toplam 24 kişiydik. Hepimizin ortak  noktası gençlik alanında çalışıyor olmamızdı. Yaygın eğitim metotları ile her katılımcı belirlenen konular üzerindeki deneyimlerini birbirine aktarıyordu. Tabi ki bu aktarım sürecinde 4 adet eğitmen moderatör olarak yer alıyor. Konuşulacak konuyu ve konunun çerçevesini belirliyor, bizlere farklı görüşler ortaya çıkartabilmemiz için yol gösteriyordu. Oturumların son 15 20 dakikasında ise, bütün konuşulanları toplayıp daha formel bir eğitim şeklinde anlatıyordu. Burada hemen belirtmek istiyorum ki, Erasmus plus kapsamında alınan eğitimlerin hepsinde yaygın eğitim metotları kullanılır. Yaygın eğitim metotları, katılımcıların ve eğitmenlerin bilgi birikimi ve bilgiyi aktarma şekli olarak  aralarında bir hiyerarşi bulunmadığı, katılımcıların deneyimlerini ve fikirlerini demokratik bir çerçevede birbirleri ile paylaştıkları eğitim sistemidir. Yaygın eğitim metodunda, kimsenin bilgisi ya da deneyimi bir başkasınınkinden üstte değildir. Bu yüzden eğitim kursunda çeşitli ülkeler ve çeşitli alanlardan katılımcılar olmasına dikkat edilir. Bunun yanı sıra katılımcı sayısını optimal düzeyde tutmak; her katılımcının birbiri ile olan etkileşimini arttırıp, ortaya güzel harmanlanmış bilgi donanım çıkmasını sağlar.

Eğitim kursları çeşitli konularda olabilir, projeyi yazan kadronun amaçları doğrultusunda bir içerik hazırlanır. Eğitim boyunca konu başlıkları belirlidir, lakin %20’lik gibi bir alan özellikle boş bırakılır. Bu boş alan katılımcıların istekleri ve kendi getirdikleri fikirler doğrultusunda şekillenir. Eğitim süresince katılımcılar, projenin belirlediği bir yerde konaklarlar ve genelde proje boyunca beraber vakit geçirirler. Eğitim haricinde kültürel değişim yapılması ve dil gelişimi de eğitim kurslarının yan amaçlarıdır. Benim projemde iki katlı bahçeli bir villada konaklamıştık. Bir hafta boyunca gece gündüz beraber vakit geçirmiştik ve bu süreçte bütün katılımcılar birbirini daha iyi tanıma fırsatı bulmuştu.

Erasmus+’ın bütün projelerinde olduğu gibi kurslar da Avrupa Birliği tarafından fonlanıyor. Vİze ücreti, uçak bileti, konaklama, yemek gibi her türlü gider sizin için ödeniyor. Projeniz bittikten sonra Youthpass adı verilen, kurstan edindiğiniz kazanımların yazılı olduğu bir sertifika alıyorsunuz. Sertifikayı siz ve eğitmenleriniz beraber dolduruyorsunuz. Bu sertifikayı uluslararası alanda rahatlıkla kullanabilirsiniz. Eğitim kursundan kabul almak için bir gönderici kuruluşa ihtiyacınız yok. Yani siz kendiniz aşağıda vereceğim İnternet sitesinden kursunuzu bulabilir ve bir motivasyon mektubu ile başvurabilirsiniz. Kabul aldıktan sonra, eğer projenin Türkiye’de bir ortağı yoksa bir gönderici kuruluş bulmanız gerekiyor. Ama genel olarak her projenin Türkiye’de bir proje partneri olur ve siz bu kurslara katılırsınız. Ayrıca kendiniz de proje yazıp Avrupa Birliğine başvurabilirsiniz.

Avrupa Birliği tarafından tanınan ve fonlanan eğitim kurslarına katılmanız, size sadece eğitim aldığınız konuda bilgi  katmaz, farklı kültürler ve fikirleri de görmenizi sağlar. Yeni kültürler ve insanlarla tanışırken, dil yeteneğinizin gelişmesine destek olur. Eğitim aldıktan sonra ülkenize dönüp, öğrendiğiniz bilgileri sivil toplum alanında yer alıp almaması önemli olmaksızın yeni kişilerle paylaştığınızda ise evrensel bilginin yayılmasında  aktif olarak rol almış olursunuz.

Kursları bulabileceğiniz link: https://www.salto-youth.net/

Bahçıvanın Bir Yılı

 

Çek yazar Karel Çapek’in “Bahçıvanın Bir Yılı” kitabı bahçıvanlık sanatı ile edebiyatın yoğrulmasının ender örneklerindendir. Bu kitaba çiçek bakımı ve botaniğe merak saldığım bir dönem başladım. Satın alırken sıkıcı bir dille ele alınmış didaktik bir kitap bekliyordum. Kitap verdiği mesajlar açısından, bahçe bakımına merak duysun duymasın herkes tarafından rahatlıkla okunabilir. Bahçıvanın kişilik özelliği ve en önemlisi bitkilere olan yoğun ilgisi üzerine kurulmuş bir anlatım örgüsü var. 12 bölümden oluşan kitap, yılın 12 ayı boyunca bahçıvanın toprak ve bahçesi ile arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Ana karakterimizin, kendisini mutlu eden hayat için nasıl sabır ve ilgi ile uğraştığını görüyoruz. Bahçe bakımının sadece ilkbahar ve yaz aylarından ibaret olmadığını; güzel bir peyzaja sahip olmak isteyen her bahçıvanın görünenin gerisinde daha da büyük bir gayretle sonbahar ve kışları da emek harcadığını görüyoruz. Bu nokta da bence bizlere; başarıya götüren yolun, ilkbahar ve yazdan değil aksine sonbahar ve kıştan; zorlu koşullardaki sabır ve motivasyondan geçtiğini anlatıyor.

Ana karakterin botanik tutkusu ve bu konudaki azmi, benim olaylara daha farklı bakmamı sağlarken hayallerime ulaşma azmi de aşıladı. Bahçıvanın bir yılı, bitkiler ve çiçekler hakkında bezenmiş bir çok güzel bilginin ferahlığında, sabır ve bitmek bilmeyen bir azmin vurgulandığı bir kitap. İşini severek yapan bir adamın kişiliği ve düşüncelerine tutulan ışık, eminim her okuyanı büyüleyecektir.

Almanya Dil Okulu ve Vize Süreci

Ekim 2019 tarihinde Almanya Weimar şehrinde dil okuluna başladım ve sizlerle bu süreci paylaşmak istedim. Dil okulu okumak için Weimar’ı seçmemdeki en büyük etken, yüksek lisans için başvurmayı düşündüğüm üniversiteye yakınlığı oldu. Bir diğer etken ise küçük bir şehir oluşuydu. Şu ana kadar Almanya’da üç küçük bir büyük şehirde yaşamış birisi olarak verebileceğim en büyük tavsiye; iyi bir gelir sağladığınız işiniz yoksa kesinlikle büyük şehre 1 saatten yakın küçük bir şehirde ikamet edin. İhtiyaç duyduğunuzda büyük şehrin nimetlerinden yararlanmak için ona kısa sürede ulaşabilirsiniz. Ama büyük şehrin aksine, gündelik hayatınızda sizi yormaz. Weimar bu konuda güzel şehirlerden. Şehir, sanat ve mimari alanında ekole sahip bir üniversite ve müzik üzerine bir yüksek okul barındırıyor. Bu da bizlere öğrencilerin bol, üniversite etkinliklerinin gayet yeterli olduğu bir ortam oluşturuyor. Şehrin her yerine kısa sürede ulaşabiliyor ve sosyal hayatta çok yüksek meblağlar ödemeden hayatınıza devam ediyorsunuz.

Dil okulum Weimar Bauhaus Üniversitesinin Dil Enstitüsüne bağlı. Bu sayede üniversite öğrencisi sayılıyorum ve bu bana hem vize sürecimde hem de Weimar’daki hayatımda kolaylık sağlıyor. Dil okulumu seçerken verilen hakları göz önünde bulundurdum ve merak ettiğim soruları sekreterliğe yönelttim gayet hızlı ve yardımseverler. Dil okulu seçerken, karşılaştığınız her türlü sorunda yardımcı olabilecek yetkili birisinin olması sizin için kolaylık sağlayacaktır.

Gelelim vize sürecine. İlk olarak ben vizeye Almanya’dan başvurdum. Yani ikamet ettiğim Bayern eyaletine bağlı Aschaffenburg kentinden vize uzatma evrakları ile başvurdum. Bu süreç için Türkiye’ye geri dönmeye ve oradan başvurmaya gerek yok. Vize uzatma işlemimi yapacağımı ama daha sonra başka bir eyalette yaşayacağımı söylediğimde de hiç bir sorunla karşılaşmadım. Benden istenen evraklar ; dil okulu kabul belgesi, sağlık sigortası, blokeli hesap, ev kira sözleşmesi,fotoğraf ve doldurmam gereken bir formdu. Formu görüşmem sırasında görevli yanımdayken doldurdum ama bazı durumlarda formu mail ile attıkları da oluyor. Benim vize görüşme tarihim geldiğinde hala ev bulamamıştım ve bu yüzden kira belgem eksikti. Görüşmemden iki gün önce yabancılar ofisini arayıp durumu anlattım ve vize günümü ertelemeyi önerdim. Sonuçta eksik evrak ile başvuru yapamam ya da yapsam bile vize alamam diye düşündüm.Benden sorumlu kişi, görüşmeye gelmemi ve eksik evrakla başvurmamın sorun olmayacağını söyledi. Gerçekten de dediği gibi kira sözleşmem olmadan vizemi kolaylıkla aldım. Eğer siz de ev bulma konusunda sorun yaşıyorsanız (ki Almanya’da sorun yaşamamak neredeyse imkansız) bu durumu görevliye açıklayın ve yardımcı olup olamayacaklarını sorun. Kabul belgesi, sigorta ve maddi durum en önemli evraklar, bunlar tamam olduktan sonra diğer konularda yardımcı olabiliyorlar.Uzatılmış vizelerin gelmesi yaklaşık 4-6 hafta sürüyor. Bu sebeple vize randevusu alırken bunu göz önünde bulundurmalısınız. Benim projem ve vizem 15 Eylül’de bitiyordu, daha sonra ise dil okulum 1 Ekim’de başlıyordu. Yeni vizem ise eylül sonunda bana ulaşacaktı, yani vizesiz geçireceğim yaklaşık 15 günlük bir süre vardı. Bu süre içerisinde Türkiye’ye gidip ailemi ziyaret etmek istediğimi belirttim.Ülkeden çıkıp tekrar girebilmem için Fiktionsbescheinigung adı verilen hemen 10 dk içinde çıkan  bağlayıcı vize aldım. Bu vize türü ile tek seferlik schengen bölgesinden çıkıp girebiliyorsunuz ve schengen içinde seyahat edebiliyorsunuz. 2019 yılı için 13 Euro para ödemesi alıyorlar (Bu yazıya ne zaman denk geleceğinizi bilmediğim için yılı belirtmek istedim, böylece fiyat değişimi olup olmadığı hakkında bir fikir edinebilirsiniz).Fiktionsbescheinigung’u hava limanında sorunsuzca kullandım, ülkeden çıktığım hava limanı ile tekrar giriş yaptığım hava limanı farklıydı. Bu durum hiç bir sorun oluşturmadı, çünkü verilen belge genel geçerliliğe sahip.

Almanya’da dil okulu ararken daha sonraki hedefinizi düşünüp ona göre bir okul ve şehir seçmek sizin için çok kolaylık olacaktır. Ayrıca küçük şehirlerde hayatın daha kolay ve ucuz olduğunu gözden kaçırmayın çünkü maalesef dil okulu vizesi çalışmanıza  izin vermiyor. (Ben ikinci vizemi Thüringen eyaletinden aldım ve sadece tatillerde çalışma izni verdiler. Vizeyi veren kişinin biraz inisiyatifine kalmış durumda). Vizeye Almanya’dan vizenizi uzatmak için eyalet fark etmeksizin başvurabilirsiniz. İstenilen evrakları, vize görüşme gününüze kadar yetiştiremezseniz de durumu görevliye açıklayın ve yardım isteyin. Bu süreçte karşınıza çıkan sorunlardan dolayı kesinlikle umutsuzluğa kapılmayın.Hepsinin üstesinden gelmek için iyi niyetiniz ile gerekli kişilerden yardım talep edin.

AGH (Avrupa Gönüllü Hizmeti) Projem

     1 yıllık Avrupa Gönüllü Hizmeti Projemi 10 gün önce tamamlamış bulunuyorum. Almanya’nın Aschaffenburg kentinde devlet koruması altındaki çocuklar ile 1 yıl çok keyifli bir proje geçirdim.

      Öncelikle sizlere Projemin gerçekleştiği kenti ve çocukların kaldığı evleri anlatmak istiyorum. Aschaffenburg, Frankfurt’a çok yakın Bayern eyaletine bağlı bir şehir. Küçük ama içinde ihtiyacınız olan her şeyi bulabileceğiniz bir şehir merkezine sahip. Yaz aylarında çeşitli etkinlikler ve festivaller gerçekleştiriliyor. “Kinderheim” olarak geçen çocuk yuvasında toplam 54 çocuk 6 farklı evde kalıyor. Evlerde ortalama 8 çocuk tek kişilik odalarda yaşıyor. Çocuklar belirli ve çeşitli sebeplerden dolayı aileleri ile değil, çocuk yurdunda yaşamlarını devam ettiriyorlar. Benim ve diğer eğitmenlerin başlıca görevleri de onların günlük yaşamlarını devam ettirebilmeleri için yardımcı olmak ve onları psiko-sosyal açıdan desteklemek.

      Benim çalıştığım ev çocuk evi olarak geçiyordu ve 8-13 yaş arası 7 çocuk kalıyordu. 5 adet eğitmen ile 1 yemek ve basit temizlik işinden sorumlu çalışan ile 7 kişilik bir ekiptik. Eğitmenler vardiya sistemi ile çalışıyor ve her gece 1 farklı eğitmen evde çocuklarla beraber uyuyordu. Ben Avrupa Gönüllü Hizmeti yaptığım için, gece çalışma yetkim yoktu bu yüzden gündüzleri çocuklar okuldan geldikten sonra iş saatim başlıyordu.

       Kurumumuzda çocuklar için çok farklı topluluklar ve etkinlikler düzenleniyordu. Gönüllü olarak istediğim gezilere ve topluluklara rahatça katılıp, kendi evimin dışındaki çocukları da gözlemleme şansı elde ettim. Kurumda spor, dans, ata binme, bahçe ve doğa çalışmaları, at biniciliği, terapi köpekleri ile vakit geçirme, bisiklet kulübü, oda tiyatrosu gibi çok çeşitli etkinlik grupları bulunuyordu. Eğitmenler kendi ilgi alanları ile alakalı gruplar kurup çocukları bu konuda geliştirebilme şansına sahip. İlk ay önüme kocaman bir liste geldi ve aralarından istediğime katılabileceğimi, eğer arzu edersem yeni bir grup kurabileceğimi belirttiler. Kuşkusuz projemin en güzel yanı buydu, bana verilmiş kocaman bir özgürlük alanı ve bana güvendiklerini belirten sorumluluklar… Kurumda her hafta 2 saat 8 çocuk ile beraber kapalı alan tırmanışı yapmaya gittim. Hiperaktivite tanısı konmuş çocuklar için çok eğlenceli bir ortam oluştu. Diledikleri gibi tırmanabildikleri ve adrenalin ile güveni aynı anda yaşadıkları bir spor aktivitesiydi. Kendi evimizdeki 7 çocuktan 5 tanesini de her hafta kurumumuzda bulunan yüzme havuzuna götürüp, 1 saatlik yüzme kursları gerçekleştirdim. Yüzmeyi yeni öğrenen küçük çocuklar için çok iyi bir fırsat olurken, yüzmeyi bilen çocuklar da keyiflerince eğlendiler.

      Çocuklar yurtta yaşadıkları için, okul kapalı olduğunda ve özel günlerde daha çok aktiviteler düzenledik. Yılbaşı, Paskalya, Noel, Karnaval haftası gibi bir çok özel günü çocuklarla beraber kutlama imkanı elde ettim. Bu sayede Alman kültürünü çok yakından gördüm ve etkileşime geçtim. Yılbaşında yeni yılı beraberce karşıladık ve gönlümüzce dans ettik. Noel günü hep beraber kiliseye gidip ayine katıldık, daha sonra Noel Baba’nın getirdiği hediyeleri beraber açtık. Özel günlerde çocukların yüzlerindeki mutluluğu görmek ve onlarla bir aile gibi vakit geçirmek benim için çok değerli bir deneyim oldu.

       Yurtta çok çeşitli şehir dışı ve ülke dışı gezileri de düzenleniyordu. Her ev yılda en az bir kere tatile gidiyor. Biz bu sene bütün çocuklar ve eğitmenler 5 günlük Paris-Disneyland gezisi gerçekleştirdik. Kocaman bahçesi olan 8 Odalı bir evde 5 gün boyunca konakladık. Bu süre zarfında geceleri de çalıştım. Uyuyamayan ya da kötü rüya gören çocuklar için masal okuma köşemiz her zaman açıktı 😀 Çocuklar ile bir tam günümüzü Disneyland’ta geçirdik. İzledikleri çizgi film kahramanlarını yakından gördüler. Bir gün Paris in tam içindeydik ve hatta Notre Dam Katedrali’nin yandığı günün sabahı Katedrali ziyaret edebildik.

       Kurumumuzda bisiklet turu gezileri, kardeş Çocuk yuvası gezileri, 1 Haftalık Sirk kampı gibi çok çeşitli konaklamalı geziler oldu. Ben vakit bulamadığım için hepsine katılım sağlayamadım. Sadece futbol takımımız ile beraber Avrupa Çocuk Yuvaları Futbol Turnuvası’na gittim. Slovenya’daki kardeş yurdumuz 2 gece konaklamak için bizi ziyaret etti, daha sonra onları da alıp Almanya’nın kuzeyinde bulunan Lübeck kentine turnuvaya gittik. Almanya içi ve Polonya, Slovenya gibi ülkelerden de gelen toplam 38 Çocuk Yuvasının kız-erkek karışık futbol takımları arasında 2 gün süren turnuva gerçekleştirildi. Çeyrek finale çıkmaya hak kazanamasak da, çocuklar ve bizler başka şehirlerdeki meslektaşlarımız ve çocuklar ile tanışma fırsatı elde ettik.

       Çocuk yuvasında proje yürütmenin en güzel tarafı, çocuklarla doyasıya oyun oynayabilmek. Aklıma gelen her türlü yaratıcı ve bazen yaramazlığa yakın etkinlik ve oyunları onlarla oynadım. Şehir içindeki bütün etkinlik ve festivalleri takip edip, çocuklar ile beraber katılım göstermemiz için “Supervisior” uma fikir ile gittim. Çalıştığım kurum yeniliklere ve çocukları mutlu edecek fikirlere çok açık olduğu için çok rahat bir şekilde anlaştık. Çocuklar ile planör uçuşu, barbekü partisi, lunapark, tiyatro, sinema gibi çeşitli aktivitelerde vakit geçirdim.

     Projem benim açımdan çok heyecan verici ve öğreticiydi. Bunun en büyük sebebi yeniliklere açık ve takım çalışmasına yatkın bir ekip ile çalışıyor olmaktı. Mutlu olmak ve boş vakitlerini değerlendirmek için fikirler yaratmayı seven pırıl pırıl çocuklarla çalışmak da bana ekstra motivasyon kaynağı oldu. Geriye bakıp düşündüğümde hızlı ve muhteşem geçmiş bir proje yılı görüyorum. Dilerim ki bütün AGH gönüllüleri projelerini mutlulukla hatırlar.

İTİCİ GÜCÜMÜZ: MOTİVASYON

           Yaptığımız her hareketin arkasında sahip olduğumuz bir motivasyon vardır. Su içmek, yürüyüşe çıkmak, arkadaş edinmek, iş sahibi olmak ve okumak bunlardan bazılarıdır ki siz de kısa bir beyin fırtınası ile kendi hayatınızdaki motivasyon gerektiren örnekleri çoğaltabilirsiniz. Motivasyon konusunun önemi tam olarak, hayatın kendisine eş değer olmasından gelir. Düşük motivasyon, düşük hayat kalitesi ve düşük hayat enerjisi demektir.

           Hayatımızda motivsyonumuzu etkileyen çeşitli faktörler vardır. Bunlar kişiden kişiye değişiklik gösterebilirken zamana bağlı olarak da değişiklik gösterir. Örneğin; yaz aylarında çalışma ortamlarında daha düşük motivasyona sahip olduğumuz gözlemlenmiştir. Yada mevsim fark etmeksizin tatil dönüşlerinde çalışma performanslarının düştüğü ve düşük motivasyonla çalışıldığı bilinmektedir. Hayatımızdaki motivasyonumuzu korumak, aslında mutluluğumuza açılan bir kapıdır ve bu yüden çok önemlidir. Şimdi bu yazıyı okuyan herkesten kısaca kendi hayatındaki motivasyon kaynaklarını düşünmesini istiyorum. Neden o evde oturuyorsunuz? Bu işte çalışmanızın sebebi ne? En son yediğiniz yemeği neden seçtiniz veya yaptınız? Spor yapma veya yapmama sebebiniz ne? Boş vakitlerinizi değerlendirmek için seçtiğiniz aktiviteyi niçin seviyorsunuz? Bu sorulara dürüstlükle cevap verin, ister içinizden isterse dışınızdan yanıtlayın. İster kağıda yazın ya da suya söyleyin fark etmez. Bunun üzerine bir kere düşünmeniz bile yeterli. Motivasyon kaynaklarınızı bulmanız, dengeler değiştiğinde hayatınızın kontrolünü kazanmanız için size yol gösterici olacaktır.

         Düşük motivasyon kadar sürekli yüksek motivasyonun da hayatımıza kötü sayılabilecek etkileri vardır. Sürekli olarak aktif olduğunuz, bir amaç için canla başla çalıştığınız durumlarda vücudunuz hep alarm halinde olur. Bu durum vücudunuz açısından manik ataklara benzer ve belirli bir zamandan sonra yıpratıcı olmaya başlar. Yüksek motivasyonla hırs arasında çok küçük bir çizgi vardır. Motivasyonunuzu yüksek tutmak için yükselttiğiniz her hedefte aslında hırslanırsınız ve bu da yıpratıcı olmaya başlar. Hırs konnusuna önümüzdeki bülten yazısında ayrıntılı olarak değineceğim. Peki madem düşük ve yüksek motivasyon bizler için zararlı, o zaman yararlı olan seviye nedir? Hayattaki amacımız dengeli bir motivasyona sahip olmak olmalıdır. Motivasyon kaynaklarınızı belirlerken her zaman için sizi mutlu ve tatmin edecek optimal seviyeyi düşünmelisiniz. Örneğin; yaşadığınız evden veya çalıştığınız işten tatmin olmanızı sağlayan olmazsa olmazınız nedir? Ulaşabileceğiniz en düşük seviye ama sizi tatmin etme konusundaki en yüksek seviyeyi bulmalısınız. Daha sonrasında ise motivasyonunuzu düşürecek yada fazlasıyla yükseltecek durumlar gerçekleştiğinde kendinize bunu hatırlatmalısınız. Unutmayın ki dengeli ve sürekli motivasyon mutluluk getirir. Yüksek motivasyonla devam ederken, karşılaştığınız kötü durumlarda çok daha fazla hayal kırıklığına uğrarsınız. Ya da düşük motivasyonla devam eden hayatınızda ani bir yükseliş sizisersemletir ve belki de daha önce deneyimlemediğiniz yeni yollara sizi sokarak bocalamanıza sebep olur. Ama dengeli ve sürekli motivasyona sahip olduğunuzda, karşılaşılan durumlara karşı soğuk kanlılıkla tepki verir, sağlıklı kararlar alırsınız.

         Motivasyonumuzu bizden iyi hiç kimse bilemez. Motivasyonumuzu hayatımızın her alanında korumak bizim elimizde. Olabildiğince dengeli ve saf motivayon kaynakları bulup, bunları içselleştiirmeliyiz. Böylece, karşılaşılan iyi ve kötü bütün durumlarda bize yol gösterici olacaklardır.

Beden Kayıt Tutar

       Sizlere severek okuduğum bir kitaptan bahsetmek istiyorum: Beden Kayıt Tutar. Amerikalı psikiyatr Bessel A. Van der Kolk’un kendi deneyimlerinden oluşan bu kitap travma konusuna odaklanıyor. Yaşadığımız travmayı beynimizin unutması halinde bile bedenimizin unutmadığını ve bilinçaltımızdan bu bilgilerin hala geldiğini vurgulamak için seçilmiş bir başlığı var.

         Kitap bize isimlerini değiştirdiği danışanlarının hayatlarından kesitler sunarken, Kolk’un yeni terapiler ve yeni araştırma yöntemleri ile nasıl tanıştığını da gösteriyor. Kitap boyunca Kolk’un kendi gelişimini objektif bir şekilde ele almasının yanı sıra, psikoloji ve pisikiyatri camiasında olan iyi ve kötü fikir ayrılıklarını da işliyor. Kitap travmanın biyolojik ve çevresel etkenlerini çok güzel harmanlamış, bir ders kitabı niteliğinde. Kolk’un yumuşak anlatımı sayesinde sıkılmadan ve içinde kaybolmadan bitirebiliyorsunuz. Sonunda ise ekstra okumalar için kitap listeleri, internet siteleri ve önerilen tedavilere ulaşılabilecek yerler listesi bulunmakta.

          Travma çalışmalarına merak duyanlar için güzel bir başlangıç kitabı. Nereden ve nasıl başlanabileceğini öğretmenin yanı sıra, aklınızda her daim tutmanızda fayda sağlayan cümleler, çıkarımlar ve anekdotlar da barındırıyor. Benim en sevdiğim çıkarımı ile bitirmek istiyorum;

          Aslında bir hastanın travmasının her ayrıntısını bilmenin önemli olmadığını öğrenmiştim. Önemli olan hastaların, hissettiklerini tolere edebilmeyi öğrenmeleri ve bildikleri şeyin farkında olmalarıdır.

3 Aralık Dünya Engelliler Günü

       Dünya Engelliler Günü, Birleşmiş Milletler tarafından 1992 yılında, farkındalığı arttırmak, eşit hayat standartlarına sahip olmak ve engelli bireylerin haklarını savunmayı amaçlayarak kabul edilmiştir. Engel türü fark etmeksizin, her bireyin eşit oranda topluma ve sosyal hayata katılma hakkı vardır. Asıl engel, onları anlamadan ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmadan inşa edilen şehirler ve sosyal hayata koyulan gereksiz kurallardır.

       Sadece 3 Aralık’da değil her zaman engellerin farkında olmak, insan eliyle oluşturulan bütün engelleri aşmak için harekete geçmek isterseniz, bugün başlamak için çok güzel. Engellerin ortadan kaldırıldığı bir dünya için daha çok araştırmaya ve fikirler üretmeye vakit ayırdığınız günler dilerim…

        Veri tabanına bu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.stgm.org.tr/tr/stoveritabani

Sinirlenmek Güzeldir, Şiddete Dönüşmesini Engellediğimiz Müddetçe

       Stres ve sinir durumları ile başa çıkma yöntemimiz farklılık gösterir. Göstediğimiz farklılık ve tepkiler de, kişilik oluşumumuz ile kendimizi tanımlama şeklimizde büyük rol oynar. Güzel duyguları kabul edip onlarla gurur duymak kadar sinir ve stresimizi de kabul etmeliyiz. Sinirimizi, stresimizi ve bunların varyasyonlarını dışarı vuruşumuzu elimizden gelen en güzel yolla yapmalı ve sonrasında seçtiğimiz yoldan da gurur duymalıyız. Etrafınızda sevincini, heyecanını veya mutluluğunu paylaşan, bunları farklı yollarla gösteren sayısız insan görmüşsünüzdür. Ya da üzüntüsünü bir şekilde dışarıya yansıtan ve bunun için yardım talep eden. Mutlu olduğumuzda, güzel haber aldığımızda veya üzüldüğümüzde eşe dosta çiçek, yemek veya küçük süsler dağıtıyoruz peki sinirli veya stresliyken neler yapıyoruz?

        Çalıştığım kurumda günümün en az 6 saatini stres bozukluğu yaşayan çocuklarla geçiriyorum ve karşılaştığım deneyimler bana bunun üzerinde düşünmek için çok yardımcı oluyor. Duyguları tanımlamayı ve onları kabul etmeyi öğretirken, olumlu duygular kadar olumsuz duygulara da yer veriyoruz. Hatta kurumumuzdaki çocuklar olumsuz duyguları yanlış dışa vuran anne babalara veya çevreye sahip oldukları için olumsuz duygular üzerinde daha çok çalışıyoruz. Özellikle sinir, stres, kaygı, üzüntü gibi iç içe geçmiş duyguları ayırmak ve bunları isimleri ile etiketlemek bizim için çok önemli. Duygularımızı etkiledikten sonra, kendi fiziksel ve ruhsal durumumuza göre başa çıkma yöntemleri bulmalıyız. Son olarak da duygu etiketimizi ve bulduğumuz çözümü çevremizdeki kişilerle paylaşıp onları olan biten hakkında bilgilendirmek, duygularımız durulduğunda devam edeceğimiz ilişkiler için önem taşıyor. Yaş ve cinsiyet fark etmeksizin uygulamamız ve kendimize göre çeşitlendirmemiz gereken bu yolları çocuklara da anlatıyoruz.

      Yolları çok güzel uygulayan iki çocuktan sizlere kısaca örnekler vermek istiyorum. 8 yaşlarında ileri derece stres bozukluğu olan bir oğlan çocuğu bunlardan bir tanesi. Ailesinde gördüğü şiddetin dışa vurumunu tabi ki şiddet olarak gösteriyor ve başı sıkıştığı her an bu kısa yola kaçmak istiyor. İlk olarak sahip olunabilecek tek duygunun şiddet olmadığını, duygularını iyice yokladığında aslında içinde kaygı, stres, hayata karşı üzüntü gibi farklı varyasyonların da olduğu uzunca bir süre anlatıldı. Daha sonrasında ise bütün bu duygularını hissetmesinin çok doğal olduğu söylendi. Eğer bunları sadece söylüyor olsaydık, kesinlikle bir etki etmezdi. Bu sebeple uygulamaya da geçirmeliydik ve kurumumuzda bunun için çok güzel bir ortam vardı. Bir akşam yemekten sonra erken yatacak olmasına sinirlenen aynı çocuk çığlıklar atmaya ve eline geçen objeleri fırlatmaya başladı. Etrafınızda sinirini gösteren birisini gördüğünüzde ondan kaçınmak veya içinizdeki siniri göstermek gibi yollar karşınıza çıkar. Diğer çocuklar da tabi ki bu yollar arasında seçim yapmaya başladılar. Asıl sinirli olan çocuğu zar zor da olsa karşımıza alıp konuştuğumuzda, bütün gününü sadece ona verilen sorumlulukları yerine getirmek için harcadığını, hiç oyun oynayamadığını ve şimdi de uyku vaktinin geldiğini söyledi. Bu durum onu sinirlendirmiş çünkü kendi mutluluğu ve isteklerini yapabildiği bir gün geçirememişti. Aslına bakılırsa kesinlikle haklı bir isyandı çünkü sahip olduğu enerjiyi aktarmak istediği çok daha farklı yerler varken yetişkinlerin verdiği sorumluluklarla boğuşmuştu. Bunun sonucunda biz de onun benim sorumluluğumda enerji ve sinirini atması için tasarlanmış odamıza gitmesini çözüm olarak bulduk. Bu oda bütün yerleri ve tavana kadar bütün duvarları koruma minderi ile kaplı ses yalıtımına sahip bir yer (gerçek fotoğrafına sahip olmadığım için internetten bulduğum bir benzerini sizinle paylaşıyorum aşağıda. Böylece canlandırmanız çok daha kolay olacaktır). İçerisinde kocaman bir kum torbası, plastik top ve iki sünger sopa haricinde hiç bir şey barındırmıyor. Bizim karşılaştığımız sorun için 15 dakika yeterliydi ama çocuğun sahip olduğu sinirin sebebi miktarı gibi faktörler baz alınarak süresi değiştirilebilir. 15 dakika boyunca ikimiz odanın içerisinde onun istediği sinirini ve enerjisini dışarı vurabileceği her aktiviteyi yaptık. Kum torbasına yumruk atmak, duvardan duvara koşup tavana tırmanmak, güreşmek, plastik topa var gücümüzle tekme atmak, koşarak kendimizi yerlere atmak ve bunları yaparken kahkahaya dönmeye başlayan çığlıklarımızı da ekledik. 15 dakika bittiğinde, terlemiş ve yorgunluktan yürüyemeyecek hale gelmiş, bir an önce uyuyup dinlenmek isteyen ama kahkahalarına devam edip kendince neşeli hikayeler anlatan bir çocuk vardı karşımızda.

      Diğer bir çocuğumuz ise 10 yaşında, okul başarısı biraz düşük ve okulu sevmeyen bir kız çocuğu. Yaptığı ödevi çok hızlı bitirmek istediği ve el yazısını kesinlikle sevmediği için yazma ödevleri gözünde çok büyüyor. Ödev tamamen el yazısı alıştırması olduğu ve asıl amaç güzel yazmak olduğu için kendisini ister istemez zorlamamız gerekiyordu. İlk yaptığı ödevde bütün yazıları birbirine karıştığı için kocaman bir A4 boyutundaki ödev silinmiş ve ikinciye yaptığı ödev de gerekli düzende olmadığı için üçüncüye yapması gerektiği kendisine söylenmişti. Diğer arkadaşları çoktan ödevlerini bitirmiş oyun oynarken, ödevini silip en baştan yapması gerektiğini duymak tabi ki onu sinirlendirmişti. Bu üzücü haberi benim ona vermem gerekiyordu ve dizlerimin üzerine çöküp göz teması kurmaya özen gösterdim. Ödevinin onaylanacağını ve arkadaşları ile oyun oynayacağını uman bu kız çocuğunun üçüncüye aynı ödevi yapması gerektiğini duyduğu anda gözlerinden alev topu fışkırdı. Avazı çıktığı kadar bağırmak için azını açtı ve sonra durdu. Derin bir nefes verdi ve şu cümleyi kurdu “Özge, bütün günüm okulda geçti, bu yetmiyormuş gibi en az o kadar saati de bu ödevi güzel yapmaya harcamamı bekliyorsunuz. El yazımın güzel olmadığını ve bu ödevden keyif almadığımı bildiğiniz halde beni zorluyorsunuz. Ödevi düzgün yapana kadar burada oturup kalacağımı biliyorum ve yapmam lazım. Ama şu an sadece sana, ödeve ve el yazısı saçmalığına sinirliyim. Dışarı çıkıp bağırmama izin verirsen daha iyi yapmayı denerim.” Aslında bu sözlerden sonra izin vermemem olanaksızdı çünkü yaptığım bir ödevin saçma bir bilgisayar sıkıntısı yüzünden yok olduğu ve uykumdan feragat ederek bitirmem gerektiği bir geceyi hatırladım. İçimden tek gelen okuluma, bilgisayarıma ve ödeve sinirlenmek bağırmak, çığlık atmaktı. Ona 5 tane uzun çığlığın yeterli olup olmayacağını sordum. Kendisi de eğer yeterli olmazsa gelip daha fazlasını talep edeceğini söyledi ve aramızda anlaşma el sıkışmasını yaptık. Montunu giyip bahçeye çıktı. Kimseyi rahatsız etmeyeceğini düşündüğü bir uzaklığa gittikten sonra bana bakarak çığlıklar atmaya başladı. Üçüncü çığlıktan sonra yüzü gülmeye başlamıştı ve ayakları ile yerdeki dökülen yapraklara da tekmeler atıp havanın tadını çıkartıyordu. Çığlıkları bitince geldi, yeterli olduğunu söyledi ve teşekkür etti. Sonrasında ise yapabileceği en iyi el yazısı ile ödevini bitirdi.

    Anlattığım iki olaya kısaca bakacak olursak. Bence kendileri için çok güzel yollar bulmuş iki çocuğu görüyoruz. Sinir ile başlayan davranışlarını kahkahalara ve güzel kısa anılara nasıl çevirdiklerini görüyoruz. Bana bakarak sinirli olduğunu söylemekten çekinmedi çünkü sahip olduğu duygunun sadece o andan kaynaklandığını kendisi de biliyordu. Sinirini doğru ve etrafa karşı zararsız bir şekilde akıtmalarına izin verdiğimiz için kin haline getirme gereği duymadılar. İçlerinde kalıp katılaşmasına izin vermeyip enerjiye çevirdiler. Ve bütün bunları yaparken etraflarındaki kişilerin onları anlayacağını, yargılamayacağını ve sonrasında sürekli olanları onlara hatırlatmayacağını biliyorlardı.

    Diyeceğim o ki, ilk olarak sahip olduğunuz her duygunun çok doğal olduğunu kabul edin. Siz nasıl bunlara sahipseniz etrafınızdaki kişilerin de sahip olduğunu unutmayın. Kendinize yollar keşfedin ve hepsini sonunda kahkahalar ile değiştirin. Taşımak zorunda olduğunuz bir sürü hayat yükü omuzlarınızdayken, içinizde kendinize ve başkalarına karşı katılaşıp kalan sinirden, stresten oluşmuş kin topları yüklemeyin.